Sanat değil ama...

Ben, radyonun kral olduğu günlerin çocuğuyum. Bütün çocukların sabahtan akşama kadar sokakta oynadığı, sokaktan gün boyu yalnızca seyyar satıcıların ve bir-iki motorlu taşıtın geçtiği o mutlu günlerin.
Haber: AKIN EVREN / Arşivi

Ben, radyonun kral olduğu günlerin çocuğuyum. Bütün çocukların sabahtan akşama kadar sokakta oynadığı, sokaktan gün boyu yalnızca seyyar satıcıların ve bir-iki motorlu taşıtın geçtiği o mutlu günlerin. Bu yazının konusu "soap opera" (sabun temsilleri) deyimi benim radyo dinleyiciliğimin de ötesine dayanıyor. 1930'lu yıllarda, yani 'Büyük Buhran'ın içinde ve hemen ardından iyice fakirleşen geniş halk kitleleri için de radyo büyülü bir kutuydu. En sevilen radyo programları da, bizde de bir aralar var olan "arkası yarın" dizileriydi. Geniş kitlelerin severek izlediği bu diziler, kısa zamanda en çok reklam verilen programlar oldu. Sabun ve temizlik ürünleri üreticisi ünlü bir şirketin, bu dizilerden birinin reklam veren ve destekleyicisi olması bu deyimi yarattı. Hiç kuşkusuz, dizilerin bir sabun köpüğü kadar hafif, havadan-sudan oluşu da deyimin anlamını pekiştirdi.
Daha sonra, önce siyah-beyaz, sonra renkli televizyonun hızla gelişmesi "sabun köpüğü diziler"i de televizyona taşıdı ve reklam gelirlerinin önemli bir kaynağı haline getirdi. Understanding the Global TV Format kitabının yazarı ve bu alandaki araştırmalarıyla tanınmış medya iletişimi hocası Albert Moran'a göre, bu dizilerin temel karakteristiği, "sürekli ucu açık bir söylemle, sanki bir sonraki bölümde tamamlanacakmış gibi sürüp gitmesi"dir. Aile yaşamını, kişisel ilişkileri, duygusal ve etik çatışmaları, cinsel dramaları konu alan bu diziler çoğunlukla aile içi ilişkiler, aynı yakın çevrede yaşayan insanların yaşam kesitleri üzerinde yoğunlaşır.
Televizyon kanalları önce yabancı dizileri satın alarak yayın akışlarına dahil ettiler. Bir dönem, patetik Brezilya dizileri kanalların baş tacı oldu. "Köle İzaura"lara gözyaşı döküldü. Ardından öncelikle yerli tiyatro ve sinema oyuncularının ve yönetmenlerinin ağırlıklı yer aldığı yerli diziler dönemi başladı. Bugün görünen o ki, televizyon dizileri başlıbaşına bir "iş" haline gelmiş durumda. Bu işin yapımcıları, yönetmenleri, senaristleri, bestecileri ve oyuncuları da diğer gösteri kollarından önemli ölçüde ayrılmış gibi görünüyor. Zaman zaman, ödüllü Yeşilçam oyuncuları motor görevi yapsalar da çoğu dizi artık, o diziyle tanınan ve özdeşleşen yeni ve çok genç yüzleri sergiliyor. Bu yeni dünyanın, yeni starları ve o starlarla özdeşleşmeye çalışan çok genç bir "hayran" kitlesi var artık. Bu hayranlar ilgilerini internette geliştirdikleri "blog"larla ve "haberleşme grupları"yla ifade etmeye çalışıyorlar. "Yaz dizileri" diye adlandırılan ve en fazla izleyici topladığı söylenen birkaç diziye daha yakından bakarak bu ilginin nedenlerini bulmaya çalışalım.
Genco
Salı akşamları 20.30'da Kanal D'de gösterilen Genco dizisi, yaz dizilerinin en popüler olanlarından. Özetinin bile bazı başka dizilerden daha fazla "rating" ve "share" aldığı "camia"da yaygın bir söylenti. Dizinin baş erkek oyuncusu Genco karakterini, 29 yaşında, Bilkent Üniversitesi tiyatro bölümü mezunu bir tiyatro ve dizi oyuncusu Alpay Atalan canlandırıyor. Genco'nun sevgilisi canayakın Pınar karakterini de henüz konservatuvar öğrencisi olan, genç oyuncu Selen Seyven. Onların etrafında örgülenen genç ve sevimli bir oyuncular topluluğu var. Genco-Pınar aşkı etrafında dönenen öyküde, kıskançlık, kötü adamlar, arkadaşı için canını verecek kanka, anlayışsız ve ilgisiz ama iktidar sembolü bir baba var. Öykünün arkaplanı depremde ölen bir aile, bu ailede yine depremde belleğini yitiren ve evlatlık verilen bir kızkardeş izleyenleri yeterli dozda kedere boğuyor.
İlk kez izlediğimde bana CNBC-e dizisi The O.C.'yi anımsatmıştı. Bir başka izleyici yorumu ise dizinin İstanbul Masalı, Küçük Emrah ve Mc Gyver bir karışımı olduğu yönünde. Zengin kız fakir erkek aşkı her zaman iş yapan geleneksel bir Türk filmi ana teması olarak bu dizide de şaşmıyor. Genco'nun da, Pınar'ın da "Sana âşığım" diye çığlık atan çok sayıda hayranı var. Dizinin hayran sitelerinde tüm oyuncuların fotoğrafları, özyaşam öyküleri, dizinin eski bölümlerinin "download"ları, hayran mektupları, yorumlar, "sakın bitmesin" dilekleri bolca yer alıyor.
Kavak Yelleri
Elden yitip giden çocukluğa ağıt yakan, ÖSS'yi hiç sevmeyen, daha hipotenüs nedir anlamadan nedir bu ortaya çıkan havuz problemi diye ağlaşan ve bu yönleriyle çok genç bir izleyici kitlesini çekip sürükleyen bir gençlik dizisi de Kavak Yelleri. Urla'da deniz kenarında çekilen dizi, oyunculuk eğitimi olmadığı halde "doğallığı" ve muhtemelen sempatisi nedeniyle seçilmiş çok genç bir "baş" kadın oyuncu ve yine çok genç oyuncularla, her hafta, farklı gerilim, çatışma, ifade edilemeyen duygular, engelleyici trüklerle sürdürülen bir hikâye. Bazı "fesat ve dikkatli" izleyiciler hemen "Aaa bu dizi Dawson's Creek dizisini ne kadar da andırıyor" deseler de o diziyi izlemeyenler için bal gibi "orijinal". İşler yolunda giderken, dizi senaristinin semiotik/göstergebilim konusunda biraz ders alması gerektiği acı bir şekilde ortaya çıktı. Dizide bir köpeğe "Hüseyin" adı verilmesi, -Batı kültüründe bir sevgi ve insan sıcaklığı olarak benimsenirken- muhafazakâr bir Şii mezhebi olan Caferileri "rencide" etti ve TV kanalını basarak "sıcak" protestoda bulunmalarına yol açtı. Bu olay dizinin "rating"ini artırdı mı bilinmez ama senaryo yazarının heyecanlı anlar yaşadığına ve "ben bu işi nasıl yaptım?" dediğine kuşkum yok! Diziyle ilgili olarak altının çizilmesi gereken bir önemli nokta, Pinhani'nin çok popüler "Hele Bir Gel" şarkısının dizi müziği olarak seçilmiş olması. Uçucu bir yaz sıcaklığıyla süren diziye sonbaharın neler getireceği de merak konusu.
Ayda
ATV'nin yaz dizisi Ayda, Ayla Algan, Asuman Dabak, Settar Tanrıöğen gibi deneyimli oyuncuların oyun gücü ve seyirci sempatisine dayanan bir sitkom (durum komedisi). Yalnız kadın Ayda'nın iki yaramaz çocuğu, işsiz kardeş ve hiçbirini istemeyen bir anneyle, başlarını soktukları bir ev ve çevresinde dönen komik drama, komşularla çocukluk arkadaşlarının katkılarıyla sürüp gidiyor. TV kanalları, sürekli izledikleri "rating" pozisyonları ile ilgili olarak fişlerini tek bir numaraya asla yatıramıyorlar. Bu bağlamda, dizi giderek yavanlaşan ve yavaşlayan Avrupa Yakası'na da alternatif oluşturuyor. "Raşit Sinan'ı, Asuman Gülse'yi döver!" mi bilemeyiz ama kanal yönetiminin elini güçlendirdiği kesin.
Hiçbir şey eskisi gibi değil artık
Dizilerin de insanlar gibi yaşam süreleri var. Bu süre içinde büyüyor, yaşlanıyorlar. Bilinenin de üzerinde bir seyirci kitlesi bu dizilerin yörüngesinde yaşıyor. Daha da ilginç olan, dizi seyirciliğini "içtimai statü"sü ile bağdaştıramayan ancak yine de gizliden gizliye, bayıla bayıla seyredip sonra da "aydın çevre"lerde dudak bükenlerin sayısı hiç de azımsanmayacak ölçüde.
Bir de bu dizilerin aldığı "rating"lere güvenmeyen ve kendisini temsil etmediği iddiasında olanlar var. Oysa, 20'den fazla ilde 2500 hanede çalışan 3682 "people-meter" sürekli ölçüm yapıyor. SES (sosyoekonomik statü) durumuna göre yaratılan bir örneklemden yararlanarak oluşturulan bu haneler grubunda, A, B, C1, C2, D ve E statü sınıflamaları, sırasıyla yüzde 7.29, 14.49, 25,87, 17.38, 31.87 ve 3.10 oranlarında temsil ediliyor. Görüldüğü gibi, özellikle A grubunun tüm topluluk içinde pek de esamisi okunmuyor.
Reklam verenler açısından, A ve B gruplarının öncelikle seyrettiği diziler, dönüşü daha yüksek bir reklam yatırımı olmakla birlikte, C ve D gruplarının beğeni ortalaması çoğu kez sürükleyici etken olmaya devam ediyor. 11 TV kanalı ve 20 kadar medya planlaması, reklam ve satınalma ajansının bir kutsal kitap gibi baktığı izleme sonuçları, ne kadar dudak bükülse de, bu dünyanın kaderini, zevk düzeyini, konu seçimini ve beceri kalitesini önüne geçilmez bir kesinlikle belirliyor. Artık bir küçük endüstri halinde nefes alıp veren bu dünyada da değişmeyen tek şey değişiklik. Sanat olsa ne olur olmasa ne olur?.. Onlar da bir gerçekliği bir ucundan tutup resmetmiyorlar mı?

AKIN EVREN: Serbest yazar