Sansür kalktı mı dediniz?

Sansür kalktı mı dediniz?
Sansür kalktı mı dediniz?
Sansür sadece yasalarla değil, farklı aktörlerle de uygulanabilir: Cezalandırma, yasaklama, hedef gösterme, tehdit etme, korkutma, aşağılama, engelleme, saldırı, gayrimeşrulaştırma ve ötekileştirme, sansür yöntemlerinden bazıları
Haber: YASEMİN İNCEOĞLU* / Arşivi

Osmanlı Matbuat Cemiyeti adıyla örgütlenmiş gazetecilerin büyük bölümü, 24 Temmuz 1908’de 2. Meşrutiyet’in ilanını sevinçle karşıladı. Böylelikle, 1876’dan kalma sansür kararnamesini uygulayan sansür memurları, yayından önce gazeteleri kontrol edemeyecekti. Meşrutiyetin ilan edildiği günün gecesinde İkdam gazetesi ile Sabah gazetesinin sahiplerinin, gazete provalarını görmek için gelen sansür memurlarını “Gazeteler hürdür, sansür yasaktır” sözleriyle geri çevirmeleri, sembolik bir hareketti.
İfade özgürlüğü, demokrasinin en kutsal ve gerekli unsurlarından biri. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaklaşımıyla, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, açık fikirlilik ve hoşgörünün gereği olduğu kadar, aynı zamanda gerek toplumun ilerlemesi, gerek ferdin gelişmesi için vazgeçilmez bir şarttır. İfade özgürlüğü, sadece lehte olduğu kabul edilen, zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devletin ya da nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan çarpıcı gelen, şoke eden, rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de uygulanır (Handyside kararı).
Sansür kavramının sadece yasalarla değil, farklı aktörlerle uygulanan çeşitli sansür türlerinin hepsini de kapsayabileceğini gözardı etmemek lazım. Cezalandırma, yasaklama, hedef gösterme, tehdit etme, korkutma, aşağılama, engelleme, saldırı, gayrimeşrulaştırma ve ötekileştirme, sansürde kullanılan yöntemlerdendir. Gezi Parkı olaylarındaki uygulamalara baktığımızda ise “basın özgürlüğüne darbe” kıvamında sayılabilecek sansür örnekleriyle karşılaşıyoruz.

İşten atılan gazeteciler

Gezi Parkı direnişinde gözaltına alınanların evlerinde yasal olarak yayımlanmış kitaplar ve dergiler suç delili olarak toplandı. Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) Gezi eylemleri haberlerini veren Halk TV, Ulusal Kanal, Cem TV ve EM TV’ye “şiddeti özendirmek” iddiasıyla ağır para cezası verdi. Hayat TV’nin lisansı iptal edilerek kapatılmak istendi ancak yoğun tepkiler üzerine RTÜK geri adım attı. Medya çalışanları hem hükümetin (BBC’den Selin Girit), hem güvenlik kuvvetlerinin (Ahmet Şık) hem de bazı eylemcilerin hedef tahtası haline geldi, işten çıkarıldı (Tuğçe Tatari, Nilay Örnek, Sevim Gözay) veya istifaya zorlandı. Yedi gazet (Yeni Şafak, Habertürk, Sabah, Bugün, Türkiye, Zaman, Star) bile aynı şeyi okuyarak aynı manşetle gördü. Uluslararası medya organları yalancılıkla, muhabirleri ise ajanlıkla suçlandı. Gezi Parkı protestoları sürecinde önce Başbakan Erdoğan’ın “Twitter baş belası”, sonra da AKP ’nin Sosyal Medyadan Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Şahin’in “Yalan tweet bomba yüklü araçtan daha tehlikeli” açıklamalarının ardından, sosyal medyaya yönelik yasal düzenleme konusunun gündeme gelmesi, ifade özgürlüğüne vurulan darbeden başka bir şey değil.

105 haberci darp edildi

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın yaptığı son çalışmadan, 27 Mayıs 2013’ten bu yana 59 basın emekçisinin ya işinden olduğunu ya da zorunlu izne ayrıldığını öğreniyoruz. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre 179 ülke arasında Türkiye, 2005’te 98., 2012’de 148., 2013’te 154. sırada. Yani Zimbabve ve Kamboçya’dan daha kötü durumdayız.
BİA Medya Gözlem’in araştırmasına göre ise Gezi direnişinde 105 haberci darp edildi, 28’i gözaltına alındı, iki gazeteci cezaevine gönderildi. Nisan-Haziran döneminde 66 gazeteci ve 27 dağıtımcı hapisteydi. Beşi gazeteci 13 kişi TMK’dan 67 yıl, 1.5 ay 22 gün hapis ve 99 bin 960 TL para cezası aldı. Basına yönelik saldırı, tehdit, engelleme, soruşturma ve yargılamalar, TCK 285-288, “hakaret”, kişilik hakları ve tazminat davaları, yasaklama, kapatma ve toplatmalar da cabası.
Son bir örnek de geçtiğimiz günlerde CHP Cezaevi Komisyonu’nun açıkladığı “Dünyanın en büyük gazeteci cezaevi: Türkiye” başlığındaki basın özgürlüğü raporu. Raporda 1 Mayıs mitingi ile 8 Mart’ı izlemenin, YÖK protestosu, Newroz kutlamaları, KESK’in basın açıklaması, İHD’nin basın açıklaması hakkında haber yapmanın “suç”, İsmail Beşikçi’nin “Kürtlerin zorunlu iskanı”, Moliere’in Cimri isimli kitabı, fotoğraf makinesi, diş macunu-diş fırçası, Kürtçe gramer kitabı, bir düğün CD’si, tutuklu milletvekilinin eşine gönderdiği mektup ile kız çocuğunun bebeklik görüntülerinin olduğu CD’nin de “suç delilleri” olarak sayılması trajikomiklik.

Kalem suç unsuru

Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu ve Basın Yasası’nın bazı maddeleri ifade ve basın özgürlüğü önünde engel oluşturuyor ve medya çalışanlarını oto-sansüre sürüklüyor. Türk Ceza Kanunu’nun suç işlemeye tahrik (madde 214), suçu ve suçluyu övme (madde 215), halkı kin ve düşmanlığa teşvik ve aşağılama (madde 216), kanunlara uymamaya tahrik (madde 217), suç işlemek amacıyla örgüt kurma (madde 220), gizliliğin ihlali (madde 285), Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti’ni, devletin kurum ve organlarını aşağılama (madde 301) ve halkı askerlikten soğutma (madde 318) konularındaki hükümlerin AİHM kararları temelinde revize edilmesi gerek. Sosyal medya üzerinden halkı sokağa dökmek, Gezi Parkı’nı işgal edip kamusal alan olarak kullanılmasının önüne geçmek, polisi kötülemek, esnafı maddi zarar uğratmak ve yaralamalara neden olmakla suçlanan Taksim Platformu için sunulan deliller arasında “Taksim Dayanışması” yazılı bir önlük, Hava-İş defteri, makas ve renkli kalemlerin de bulunması epeyce ironik!

Biçici ve Erdoğan’a ödül

Geçtiğimiz günlerde Gazetecilere Özgürlük Platformu’nun düzenlediği 2. Gazetecilere Özgürlük Kongresi sonuç bildirgesinde hükümete yargı bağımsızlığının sağlanması, basın özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, hapisteki gazetecilerin serbest bırakılması, gazetecilerin örgütlenme özgürlüklerinin güvence altına alınması, toplumsal olayları izleyen habercilerin güvenliğinin sağlanması, editöryal bağımsızlığın güvence altına alınması ve sosyal medyada paylaşılan görüşlerin kovuşturulmasına son verilmesi çağrısı yapması ve Türkiye’deki demokratikleşme, özgürlük, eşitlik ve adalet mücadelesinin sadece basın özgürlüğüyle sınırlandırılamayacağını; bütün halkın ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, toplantı, gösteri ve yürüyüş yapma özgürlüğü ile temel hak ve özgürlükler mücadelesiyle bütünleştirilmesi gerektiğini vurgulaması, üzerinde dikkatle durulması gereken hususlar.
Bu yılki TGC Basın Özgürlüğü Ödülü’nün birinin, Gezi direnişi sürecinde şiddet gören, işten atılan, baskı gören tüm gazeteciler adına İMC TV’den Gökhan Biçici’ye, diğerinin de tutuklu gazeteciler adına ise Özgür Radyo Yayın Yönetmeni Füsun Erdoğan’a verilmesi, çok anlamlı ve yerinde bir karardır.
*Prof. Dr., GSÜ İletişim Fak.