Santralistanbul'da 'modern ve ötesi'

Santralistanbul'da 29 Şubat 2008 tarihine kadar devam edecek olan sanat sergisi üzerine düşündüklerimi yazmakta gecikmiş olduğum söylenebilir.
Haber: TURAN EROL / Arşivi

Santralistanbul'da 29 Şubat 2008 tarihine kadar devam edecek olan sanat sergisi üzerine düşündüklerimi yazmakta gecikmiş olduğum söylenebilir. Basında bu büyük düzenlemenin iyi ya da kusurlu yanlarını ele alan yazılar okumadık değil, ama konuyu ele alıp yeterince silkeleyecek bir yazıyı hep bekledim... Bir sanatçı olarak şu ya da bu biçimde yer almış göründüğüm bir sergi üzerine yazmak, küratörlerin tutumları ve konuya yaklaşım biçimlerindeki yanlışları sergilemek için acele etmek istemedim. Böyle bir tutum ilk bakışta yanlış gözükebilirdi de,ama sonunda, böyle büyük ve ilk bakışta izleyenleri etkileyen, çarpıcı bir sergideki yanlışlar üzerinde durmanın bir sorumluluk konusu olduğunu da düşünmeye başladım.
Modern ve Ötesi, hacmi ve kapladığı alanın genişliği, amacı bakımlarından belli ki hazırlanması hiç de kolay olmamış bir sergi. Kutlamak gerek. Gelin görün ki, sakin kafayla, soğukkanlılıkla birkaç kez izledikten sonra, Türkiye'de sanatı hayatının başlıca derdi saymış olan, her kuşaktan pek çok sanatçı için yaralayıcı yanları ağır basan bir sergi bu... Küratörler, yani sanatçıları seçenler, sergiyi kuranlar, sergi üzerine henüz hiçbir yazı çıkmamışken, kendileriyle yapılan ilk röportajda (Radikal, 11 Eylül 2007) gelecek eleştirileri sezmiş olmalılar ki tevile başladılar: "Her sergi bir içerme ve dışlamadır. Biz bir seçki yaptık, başkaları da başka seçkiler yapsınlar ki Türk sanat tarihi yazılsın, sanat tarihi bakımından işin içindeyiz, küratörlük iddiamız yok..." dediler. Tuhaf değil mi, hem bir seçki yaptıklarını öne sürüyorlar, hem Türk sanatının tarihini yazmaktan sözediyorlar ve hem de Modern ve Ötesi gibi bir genellemeyi sergiye ad olarak seçiyorlar.
Sanatımızın dününü ve bugününü yeterli olarak gösteren ve her an izlenebilen müzelere henüz kavuşamadığımız için ortada ölçüt yok; bu nedenle Modern ve Ötesi gibi tarih yazımına yönelmiş düzenlemeleri yapanların bir tür açık sanat tarihi kitabı ortaya koymak sayılabilecek işlevlerini vebal altında kalmadan yerine getirmeleri, herkesin hakkını teslim etmeleri gerekir. Bu türden bir sergide, beğenmediğiniz bir sanatçıyı siz öyle düşünüyorsunuz diye, yok sayamazsınız; olmayan birini de var edemezsiniz. Örneğin, İsmail Saray için: "Bir dönem vardı, şimdi yok, onun için sergiye almadık", diyenler, 60 yıl önce Fransa'ya öğrenime giden, orada kalan Albert Bitran'ı bulup çıkarıyor, dört başı mamur biçimde sergiye ve katoloğa koyabiliyorlar. Albert Bitran'a son 50 yıllık Türk modernizmi içinde nasıl bir gerekçeyle yer veriliyor? Peki, Bitran gibi Paris'te yaşayan Remzi Raşa neden hiçbirinin aklına gelmiyor?
Ayrıcalık var
Küratörler bir yandan da bu serginin mutlak bir sanat tarihi yazımı gibi algılanmaması gerektiğini belirtiyorlar, ama katolog metinleri aslında işin mutlak bir tarih yazımı üzerine kurulduğunu gösteriyor. Ne var ki, katalogda kimi sanatçıların krokilerine bile yer verilerek "kırılma noktaları" yaratılmak isteniyor, bazı dönemler sadece birkaç sanatçıya mal edilip bu sanatçılar spotlaştırılıyor. Örneğin Adnan Varınca, Avni Arbaş ikişer, Yavuz Tanyeli bir yapıtla geçiştirilirken, Balkan Naci İslimyeli 16, Füsun Onur 10, Yüksel Aslan 31 yapıtıyla sunuluyor. Sonunda, bazı sanatçılara gösterilen bu ayrıcalık, itibar iddialı ama bir o kadar da yanlış, haksız ve kırıcı bir görünüm ortaya koyuyor.
Sergide "yoklar" listesi "varlar" listesi kadar kabarık. Özellikle 1970 sonrasında sevimsiz bir snobizm ve İstanbul merkeziyetçiliği, yanlış yazılmış bir sanat tarihi üzerine yanlış kurgulanmış bir bellek gözden kaçmıyor. Hem sergide ve hem de katalogda bazı sanatçılara neredeyse bir retrospektif genişliğinde yer ayrılıyor, ama örneğin yılların emektarı, akademisyen ve sanatçı olarak örnek bir kişilik olan Adnan Turani, ve bir Nuri İyem kendilerine yakışır ölçüde sergilenmiyorlar.
İhsan Cemal Karaburçak, Selim Turan böyle mi sunulmalıydı? Bu büyük ustalardan ikişer eser ve katologda tek sayfaya sıkıştırılmış ikişer örnek, ama Albert Bitran'ın her bir krokisine tam sayfa, başka muteber sanatçılara sayfalar, sayfalar... Hayatta olmayan başka sanatçılara yaklaşımlarda da ölçüsüzlükler, değerbilmezlikler var. Örneğin, Bedri R. Eyüboğlu gibi sanat hayatımızda ve kültürümüzde yadsınmaz bir yeri olan bir ustayı ara yerde birkaç eseriyle geçiştirirken, Abidin Dino'nun çizgilerini başlı başına bir bölümde sergilemek gibi... Buna benzer örnekleri çoğaltabilirim. Kimseyi kırmak istemiyorum; bu yaklaşım biçiminde sergide yer alan hiçbir sanatçının payı yok tabii... Bu sakatlıkların iki nedeni olabilir; sanırım küratörler bazı sanatçılara, mitos yaratma derecesinde hayranlık duyuyorlar ya da bazı sanatçılardan çekiniyorlar.
Yoklar
Yoklar listesinin tamamını çıkarsam yazıma sığmaz taşar, ama eski yeni ilk aklıma gelen yokları sıralayayım: Cevat Dereli, Refik Epikman, Eşref Üren, Hamit Görele, Ercüment Kalmık, Mümtaz Yener, Leyla Gamsız, M. Esirkuş ve daha genç kuşaktan, Mustafa Ayaz, Zafer Geçaydın, Tomur Atagök, Adem Genç, Zahit Büyükişleyen, Hüsamettin Koçan, Aydın Ayan ve daha gençler: Temur Köran, Ahmet Oran, Hakan Onur, Ferhat Özgür, Turan Aksoy, Fikret Atay, Ramazan Bayrakoğlu nerdeler? Bazılarını bienallerde bulduğumuz bu sanatçılara Modern ve Ötesi'nde yer verilemez miydi?
Elbette kendinize özel bir sergi düzenleyebilirsiniz, hatta kendinize özel bir müze de kurabilirsiniz; burada kimse size nesnellikten söz edemez. Sergi sizin kişisel seçimlerinizin yansımasıdır. Kişisel tercihlere dayalı sergiler, doğası gereği bir içermeyi ve dışlamayı yansıtabilir. Modern ve Ötesi sergisini hazırlayanlar, sanatçıları böylesine geniş bir yelpazede göstermeye girişirken, herkese eşit ve yan tutmayan bir temsil alanı yaratabilirlerdi. Sergi geçip gidecek, ne yazık ki geride kaynakçaları gösterilmemiş tartışmalı bir katalog kalacak. Değerli bir fırsat kaçırılmış oldu.