Satılmış'a karşı Türkiye

22 Temmuz milletvekili seçimlerine birkaç gün kala, 17 Temmuz 2007'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, önümüzdeki dönemde Avrupa'da yeni bir grev pratiğinin gelişmesi yönünde yeşil ışık yaktı.
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

22 Temmuz milletvekili seçimlerine birkaç gün kala, 17 Temmuz 2007'de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, önümüzdeki dönemde Avrupa'da yeni bir grev pratiğinin gelişmesi yönünde yeşil ışık yaktı. KESK'e bağlı emekçilerin Türkiye'de idare aleyhine açtıkları bir dava buna vesile oldu (Satılmış ve diğerlerine karşı Türkiye davası).
1998 Mart ve 1999 Şubat aylarında, Boğaz Köprüsü gişelerinde çalışan sözleşmeli kamu personeli, ilginç bir grev yöntemi uygulamıştı. Üyesi oldukları KESK'e bağlı Yapı Yol Sendikası'nın (o zamanki adıyla Enerji Yapı Yol Sen) işverenle sürdürdüğü görüşmelerden sonuç çıkmayınca, iş yasasının kamu çalışanlarına grev hakkı tanımamasını da dikkate alarak, "işi yavaşlatma" eylemi başlatmışlardı. Birkaç saat gişelerden ayrılarak, araçların köprülerden ücretsiz geçmesine izin vermişlerdi.
Bunun ardından, çalışanlar hakkında, iş yasasına uymayan eylemlerde bulunarak, idareyi zarara uğrattıkları gerekçesiyle tazminat davası açıldı. Türk mahkemeleri söz konusu davada idarenin haklı olduğuna karar verip çalışanları tazminat ödemeye mahkûm etti. 47 emekçi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin örgütlenme ve toplanma özgürlüklerini kapsayan 11. maddesine dayanarak, 2001'de Türkiye devleti aleyhine dava açtı.
AİHM, davacıların belli bir süre işi yavaşlatma ve bu çerçevede gişelerden ücretsiz geçişe izin vermelerinin, sendikal haklar içinde yer alan bir genel ortak eylem olarak değerlendirilebileceğine karar verdi. Bu eylemde kamu hizmetinin aksamamasına ve kamu düzeninin bozulmamasına dikkat etmek gibi meşru bir amaçla hareket edildiğine dikkat çekti. Sendikanın işi yavaşlatma eyleminden işvereni daha önce haberdar ettiğini, bu eylemde çalışanların barışçıl toplanma haklarını kullandıklarını belirtti. Yasaların kamu çalışanlarına ortak eylem yapma hakkı tanımadığına dikkat çeken mahkeme, bu nedenle sendikanın kamu emekçilerinin haklarını savunmak için başka barışçıl yöntemlere sahip olup olmadığının bilinmediğini, en azından Türkiye devletinin bu konuda mahkemeye bilgi vermediğini hatırlattı. Sonuç olarak, böyle bir iş ihtilafı sonrasında davacıların tazminat ödemeye mahkûm edilmelerinin, "demokratik bir toplumda" bir gereklilik olmadığına, haklarında tazminat ödeme cezası verilen 47 kişinin 11. maddede öngörülen haklarının çiğnendiğine, bu nedenle Türkiye devletinin mağdurlara toplam 33.615 avro ödemesine oybirliğiyle karar verdi.
Ve Fransa'da
Belki seçim telaşı nedeniyle, bu haber Türkiye'de pek yankı uyandırmadı. Ya da basında yer aldı ama benim dikkatimi çekmedi. Geçtiğimiz haftalarda, Fransa'da demiryolu çalışanları başta olmak üzere, Paris ve çevresi kamu taşımacılığı sektöründe çalışanların başlatacakları grev yöntemleri tartışılırken, bir sendika (SUD-Rail) ve Kamu Hizmetleri ve Taşımacılığını Kullananlar Federasyonu, AİHM'in yukarıdaki kararını gündeme getirdiler. 1989'da Fransız demiryolları işletmesinde bilet kontrolörleri böyle bir grev eyleminde bulunmuşlar, demiryolu işletmesi "iş akitlerinden doğan yükümlülükleri yerine getirmedikleri" ve bunun bir "iş kabahati" olduğu gerekçesiyle, grevcileri cezalandırmıştı. Verilen cezaların iptali için açılan davalarda, Fransız mahkemeleri işvereni haklı bulmuş ve bundan sonra bu tür eylemlere başvurulamamıştı.
AİHM'in KESK'li emekçiler lehine verdiği bu karar sonrasında, durum değişti. Fransa'da bazı sendikalar ve kamu hizmeti kullanıcıları dernekleri, Ulaştırma Bakanlığı'nı ortaya çıkan yeni Avrupa içtihadının kamu hizmetlerindeki çalışma ilişkileri uyuşmazlıklarına uyarlanması konusunda üçlü bir toplantıya davet ettiler. Demiryolu işletmesi ve diğer kamu taşımacılık işletmeleri bu girişime şiddetle karşı çıktı. Nedeni çok açık. Bugün kamu hizmetlerinde işi bırakma biçiminde gerçekleşen grev, kamu çalışanları ile kamu hizmeti kullanıcılarını karşı karşıya getiriyor. İşlerine grev yüzünden gidemeyenlerin veya saatlerce yollarda kalanların bir kısmı hükümete küfrediyor, diğer kısmı sendikalara. Boğaz köprüsü eylemi ise, halkın bütünüyle grevcilerin yanında yer almasını, hatta grevin daha da uzun sürmesini destekleyecekleri bir eylem tarzı. İşte demiryolu, metro, belediye otobüsü, müze, vapur gibi kamu hizmeti kullanıcısının hizmeti şahsen ve hizmet anında satın aldığı alanlarda bu eylem biçiminin yasallaşması, hükümetleri ve kamu işletmeleri yöneticilerini endişelendiriyor.
Bu durum kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine hız vermez mi sorusunu hemen akla getiriyor. Ne var ki, AİHM kamu hizmetinin özel kişilere veya kamu tüzel kişilerine ait şirketler aracılığıyla yapılması konusunda bir ayrım getirmiyor. Yani hükümet Boğaz Köprüsü işletmesini özel bir şirkete devretse de, bunun kamu hizmeti niteliği ortadan kalkmıyor. Hatta yürürlükteki yasalar çerçevesinde kamu çalışanlarına getirilen kısıtlamalar da ortadan kalkıyor. Ama biliyoruz ki, vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü ülkemizde, özel sektör ne yapar eder o gişelerde göz göre göre emekçileri, -sendikasızlaştırmaktan vazgeçtik-, kayıt dışı bile çalıştırır. Sendikal haklar bütünüyle kağıt üzerinde kalır. Bu konuda vatansever işveren sınıfımıza bütünüyle güvenebiliriz.
AİHM kararından hareket edersek, bu iş uyuşmazlığının sadece kamu taşımacılığı ve kamu hizmeti alanlarıyla sınırlı olması gerekmediği sonucuna da ulaşabiliriz. Örneğin CarrefourSa'da, Ikea'da, Migros'ta kasada çalışanlar ellerini kollarını bağlayarak, işi yavaşlatma eyleminde bulunsalar ve bunu toplu iş sözleşmesinin bir parçası olarak, sendika aracılığıyla, önceden haber vererek yapsalar, durum çok farklı biçimde değerlendirilebilir mi? Böyle bir durumda, işveren muhtemelen o kişilerin işine hemen son verecektir. Zaten sendikalı olmamaları için işverenin verdiği uğraşın nedeni bu. Yerine diğer çalışanları kasalara oturtacaktır. Aşırı iyimser bir beklenti ama, belki diğer çalışanların da grevcilerle dayanışması karşısında, işyerini geçici olarak kapatacaktır. Bu grev biçiminin en ince noktası bu zaten. Grevci ile hizmet alıcısını karşı karşıya getirmek, grevin yükünü hizmeti kullananların sırtına yüklemek yerine, işvereni maddi açıdan zarara uğratmak. Nasıl güçlü konumda olan işveren, işine geldiğinde çalışanlarını maddi açıdan ağır zarara uğratabiliyor, işletmenin kârı artarken bile çalışanların işine son verebiliyorsa, çalışanların da elindeki yegâne savunma silahı budur.
Boğaz Köprüsü emekçileri grevi olarak, Avrupa çalışma ilişkileri literatürüne geçecek olan bu eylemi sonuna kadar kararlılıkla savunan ve mücadelelerinde haklı olduklarını AİHM nezdinde tescil ettiren 47 KESK emekçisini kutlarız. Avrupa sosyal mücadelelerine katkıda bulunmak işte böyle bir şeydir.