Savaş hesapları arasında bir çocukluk anısı

Geçenlerde, onlarca sınır ötesi operasyon konulu program arasında, her nedense, Kuzey Irak'a yapılması gündemde olan ambargo ile ilgili bir habere takıldım kaldım. Dahası, bölgede kullanılan Türkiye imalatı ürünler kamera önünden geçerken...
Haber: ONUR GÜLBUDAK / Arşivi

Geçenlerde, onlarca sınır ötesi operasyon konulu program arasında, her nedense, Kuzey Irak'a yapılması gündemde olan ambargo ile ilgili bir habere takıldım kaldım. Dahası, bölgede kullanılan Türkiye imalatı ürünler kamera önünden geçerken, nereden tuttuysa, ürünlerin markalarını okuma isteği hasıl oldu. Öyle gözümü dikip onca deterjanın, sabunun, ne bileyim püsküütün, makarna ürünlerinin üzerlerindeki yazıları okumaya çalıştım durdum. Günün popüler siyasi trendlerini birebir yerine getiren, tepeden tırnağa "Türk" muhabirimiz ise, K. Irak'ın "Türk" üretimi gıda ve temizlik ürünlerine ne de muhtaç olduğunu, ambargo ile Kürtlerin nasıl da aç, susuz, sefil kalacaklarını anlatıyor, "büyük" Türklerin Kürtlerin boğazlarına bile hakim olduklarını "Türk" kamuoyuna şevkle duyurmanın coşkusuyla halden hale giriyordu. Kürt esnaf ise artık, reklamın kötüsü olmaz mantığından mıdır, yoksa dilini bilmediği bu muhabirin dükkanını tanıtmak üzere ta kaç kilometre öteden gelmiş bir hayırsever olduğunu düşünme gibi bir saflığa teşrif ettiğinden midir bilinmez, öyle memnuniyetle rafları, tezgahları dolaştırıyordu habercilere. Haber, kahkahayı kalaylayıp gülünesi mi, yoksa dehşete kapılınası mı olduğuna halen karar veremediğim bir iklim ile devam ediyor, hiç de biteceğe benzemiyordu. Objektif, tezgahları dolaşarak bir sabunlara, bir tuvalet kağıtlarına, bir gofretlere zumlanıyor, kameraya western türünden bir gerilim müziği eşlik ediyor, her zumlamayı "dikşinyaaa" kıvamında efektler kovalıyordu. Haber o kadar uzun sürdü ki, western müzik bitti, yerini Requiem For A Dream/Bir Rüya İçin Ağıt filminin o gerilimler gerilimi müziği aldı. Bu müziğin ne bileyim birçok polisiye haberde vs. madara edildiğine tanık olmuştuk ama o tüyleri esas duruşa geçiren ezginin böyle çubuk krakerler, şampuanları seyreylerken kullanılacağı hiç aklıma gelmemişti.
Eti Cin...
Derken, yani haber, komik ama siyaseten düşününce bir hayli kaygı verici tuhaf bir ulusal böbürlenme ile sürerken, muhabir, "şu elimde gördüğünüz..." diye devam eden abartılı bir üslupla, heyecandan tükürükler fışkırtarak eline aldığı bir paket "cubur"u kameraya doğrulttu... Ben de haliyle alışkanlıktan markasını okumaya gayret ettim... Okudum da. Okumam mı... Biraz Alajendro Gonzales filmleri gibi olacak ama buraya bir ara verip iki geriye gidelim..
80'lerin ortaları...
Vakit, basma sergilerinin pazarlardaki, çelik çomağın ise çocuklar arasındaki nüfuzunun azaldığı, mahalle veletlerinin kasnak attırmaktan artık sıkıldığı, mısır unu helvasının, karalahana böreğinin ve hatta pazarlardaki açık püsküütlerin çocuklar için cazibesini yitirdiği yıllar... Taş çatlasın iki tahta kalemin girebileceği büyüklükteki küçük külahlarda satılan leblebi tozlarının ve nane şekerlerinin ise henüz pabucunun dama atılmadığı, fakat son demlerini yaşadığı, tüm bunlarla birlikte bakkal tezgahlarında yeni yeni abur cubur çeşitlerinin o renkli alımlı görünümleriyle çocukların yüreklerini hoplatmaya başladığı yıllar... Bu yeni dönemin bakkallardaki jönleri kuşkusuz Eti Puf, Çokomel ve Eti Cin'di. Eti Puf, o dönem TRT'de yayınlanan bir çizgi filmdeki uzay aracına benzemesi sebebiyle, çokomel ambalajını defter aralarında saklamak çocuklar arasında moda oluverdiğinden popülerdiler. Eti Cin ise çok farklı bir sebeple aradan sıyrılmış, çocuklar için psikolojik bir çekiciliğe ulaşmıştı. Eti Cin, ambalajı üzerine çizilmiş gülümseyen bir çehre ile, paket üstünden bakan o gülen canlı gözleri ile endüstri psikologlarının çocukları tavlamak üzere çıkardıkları iyi bir işti kuşkusuz. Olsun varsın, o dönemin çocukları naylonu üstündeki gülen yüze aldandıkları portakal reçelli Eti Cin ile büyüdüler. Cin'ine iddialara girdiler, kimi zaman simit paralarının tümünü Cin'e yatırdılar, -böylelikle öğle öğünlerini Cin ile geçiştiren bir kuşak çıktı ortaya- küskünlüklerini aşmak için jest olarak bir Cin'i paylaştılar, hatta ilk hoşlandıkları kıza Eti Cin hediye ettiler. Cin'in jölesinden mi, yoksa bisküvi kısmından mı başlandığında daha lezzetli olduğuna ilişkin tartışmalar olduğunu dahi hatırlarım. Akranlarım bu tartışmaları iyi bilirler. (Pratik bir bilgi: İlk ısırıkta büyük bir parça alınırsa Cin ortadan ikiye bölünür. O yüzden küçük küçük, sükunet içinde yenmesi isabetlidir.)
Ne var ki, Cin'i cin yapan, bir çocuğun avucuna tastamam yerleşecek büyüklükte bir yüz şeklinde tasarlanmış olmasıydı. Ambalajı üzerindeki o resim basit yüz çizgilerinden oluşmasına karşın, ambalajın sökülmesi ile, istisnasız tüm çocuklara eksikliğini hissettirecek ve "Aaa!, burada gülen bir surat yok muydu" dedirtecek kadar içkin hale gelmiş garip bir fenomendi. Adı ne diye öyle fantastikti, dahası, hedef kitle olarak tam da cinden periden korkma dönemindeki çocukları saptamışken nereden esmişti de, öyle ürkütücü bir isimle sevimli olma çabası verilmişti halen bilmesem de, kapitalizm çocukların duygularıyla oynamış, 80 dönemi çocuklarını Cin'e bağlamıştı. Dahası, o dönemin çocukları büyüdüler, kocaman oldular, yine de Cin'e olan sadakatlerini yitirmediler. 30'larına yaklaşmış insanların usanmadan Cin yemesi işte bu sadakatten ve elbette onun muadili dahi olmayan lezzetinden ileri gelir.
Tek lokmalık Cin olur mu?..
Kuzey Irak'a dönelim... Muhabirimizin elindeki püsküüt paketinin üstünde Eti Cin yazıyor. Yazıyor yazmasına da, Cin bizim bildiğimiz Cin hiç değil. Bir kere küçüçük ve en az 10 tanesi üst üste. Görünüş itibarıyla diğer cuburlardan zerre kadar farkı yok. Sonradan öğreniyorum ki, üreticiler bu Cin'e "tek lokmalık" ismini vermişler. Kâr hesabı ile esasen kendilerinin yarattığı psikanalitik bir algıyı, yine kâr ve daha çok tüketim amacıyla yerle bir ediyorlardı yani. Kapitalizmden çocukluk anılarımızı ve o dönemki psikolojik tasarruflarımızı muhafaza etmesini bekleyemeyiz elbet. Fakat, artık çala-çocuğa-işe karışmış "dönem çocuklarının" cin'in bu haline içerlenmeleri, hatta kiminin öfkelenmesi de psiko-sosyal bir bulgu olması açısından oldukça ilginç değil mi... "Öfkelenecek başka şey mi bulamadın" minvalinden rasyonalist tepkiler vermeye yatkın ben dahi burkuldum zira. Çocukluk işte... Her dönem çocuklarının jönleri var... Ama başka bir şey var: Demek ambargo ile Kuzey Irak çocukları Eti Cin yiyemeyecekler. Tek lokmalıklarından da olsa Cin'in önce jölesini sıyırıp, oradan bisküvi kısmına geçemeyecekler. Bir halkın kuşatılması ne kötü şey... Savaş daha başlamadan kuşattı çocukları. Sonra kadınları kuşatacak... İnsan aşırı politikleşmiş bir konuda ne kadar politik olduğu kaygısından uzak, şöyle bir şey demek istiyor: Çocuklar kuşatılmasın, şeker de, Cin de yiyebilsinler...

ONUR GÜLBUDAK: Psikolog