Savaşacaksanız bilin bunları

Savaşacaksanız bilin bunları
Savaşacaksanız bilin bunları

Ahmet Türk solda, Celal Paydaş ortada ve Mustafa Kılıç, Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi nde.

Ben ve benim gibi çocukluk geçirip ve evre evre ölümlerle tanışmış, sürekli etrafındakileri kaybetmiş kişiler toplumsal hayatta nasıl bir yerde durabilir?
Haber: FARUK ARHAN / Arşivi

Öncülüğünü Abdullah Öcalan ve arkadaşlarının yaptığı “Apocular”, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesi Fis köyünde PKK ’nin kuruluşunu gerçekleştirdikten tam 7 ay sonra, 29 Temmuz 1979’da Hilvan’ın Kırbaşı köyüne baskın düzenlediğinde yedi yaşındaydım. O yaz Hilvan’da ilkokul 2. sınıfına hazırlanan, “Ne Mutlu Türküm Diyene” demeyi sökememiş bir öğrenciydim. AP milletvekili Mehmet Celal Bucak’a yönelik yapılan baskının gerçekleştirildiği Kırbaşı, akrabalarımın köyüydü. Baskın sırasında hayatını kaybeden ve benden sadece 6 ay büyük olan İsmail Arhan’ın annesi Fidan Avcı annemle, babası Fuat Arhan babamla amca çocuklarıydı. Bu baskından 2 yıl 17 gün önce de ilçe merkezinde devletin desteklediği paramiliter sağcılar tarafından amcamın oğlu Kadir Koreli öldürülmüştü. 

Çocukluğumda...
PKK, Kırbaşı köyüne baskın yaptığı dönemde ilçe merkezinde Apocular ismiyle etkiliydi. Mahallelerde hakimiyeti vardı. Hilvan o dönemde tam bir savaş alanıydı. Hemen hemen her gün sokak çatışmaları yaşanırdı. Şehir merkezinde bugün , o dönem öldürülen polislerin 1980 darbesinden sonra isimlerinin verildiği nice sokak vardır. Yine o dönem, ilçenin kırsalındaki köylerde askerlerle girilen çatışmalar yaşanırdı. Bucak ailesinin devlet desteğinde, vahşette zirve yaptığı, gençlerin “Apocu” diye canlı canlı patoslara atıldığı dönemdi. Ben çocuktum.
Sokakta çatışma sonrası can çekişen polisi de, cenazeleri sağlık ocağının garajına gelişigüzel konulmuş askerleri de, vücutları paramparça edilmiş PKK militanlarını da gördüm o yaşlarımda. Gecenin herhangi bir saatinde patlayan silah sesleriyle sabahladığımız da oldu, sokakta oyun oynarken çatışmaların ortasında kaldığımız da. Büyüklerimize bir oyun havasında şarjör doldurduğumuz da…
21 Mart 1980’de okuduğum Ülkü İlkokulu’nda müdür olan Bekir Dadaş ölü bulunduğunda henüz 8 yaşına girmiştim. Hem amcamın hem halamın oğlu (anne ve babası babamla amcazade) diyeceğim Sıtkı Paydaş, asker kıyafetleri giymiş kişilerce Hilvan-Urfa karayolununun 13. kilometresinde aracı durdurularak Eylül 1980’de öldürüldüğünde (hâlâ faili meçhul) 8 yaşımı çoktan geçmiştim. Sıtkı Paydaş’ın öldürülmesinden birkaç gün sonra darbe oldu.
Darbeden sonra ilçeye seçilerek gönderildikleri belli olan eğitim kadrolarıyla birlikte artık okul bahçelerinde bile Kürtçe konuşmak yasaktı. Düşüncede Kürtçe, dilde Türkçe uçurumları arasında belleğimizi gerdiğimiz yıllardı. PKK, 15 Ağustos 1984’te Şemdinli’yi bastığında ben 12, geçen yıl tanışma şansına eriştiğim bugünkü Şemdinli Belediye Başkanı Sedat Töre, 1 yaşındaydı.
13 Aralık 1988 günü, yine babamın amca çocuklarından eski CHP vekili Celal Paydaş, Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü işkenceler sonucu geçirdiği kalp kriziyle yaşamını yitirirken 16 yaşındaydım. 1991’de İstanbul Üniversitesi’nde eğitimime başladığımdan 3 yıl sonra gözaltında kaybedilecek Diyarbakırlı Cüneyt Aydınlar’ı tanıdığımda 19 yaşındaydım.
Cüneyt Aydınlar 1994 Şubat’ında gözaltındayken öldürüldüğünde henüz 17 yaşlarında olan kardeşi Emrah’ı 25 Şubat 2012’de Galasaray meydanında Cumartesi Anneleri’nin oturma eyleminde tanıdığımda o 35, ben 40 yaşıma giriyordum.
Aynı yılın (1994) Haziran’ında dedemin yeğeni, bana, “Dağa çıkıp gerilla olmak kolay, önemli olan hayatın içinde kalıp gerilla olmak” diyen dayım Muhsin Melik, Urfa şehir merkezinde kontrgerilla tarafından suikast sonucu öldürüldüğünde 22 yaşındaydım.
1996’nın Ekim ayında Almanya’ya kaçak yollarla göç edecek Sıtkı Paydaş’ın tek oğlu, kuzenim Mehmet Paydaş’ı öğrenci evimde misafir ettiğimde 24 yaşındaydım. Sedat Töre’nin de, Sıtkı Paydaş’ın oğlu (Almanya’da mülteci) Mehmet’in de, Cüneyt Aydınlar’ın da, Aydınlar’ın kardeşi Emrah’ın da, Muhsin Melik’in oğlu Rohat’ın da gözlerinde hep kendi gözlerimi gördüm. Aynı telaş, aynı kırılganlık, aynı yitiklik, aynı keder, aynı yılgınlık ve aynı dilek… 

Ve bugün...
Bugün benim ve benim gibilerin dün yaşadıkları, kimi çocuklar için yeni başlıyor. Asker ya da gerilla yakını olsun, fark etmiyor. Bir çocuğun ölümle tanışması, hele ki böyle birey olmayan karşı faili / adresi tanımlanmış bir ölümle tanışması belleği tümden allak bullak ediyor. Benim belleğim hâlâ allak bullak.
Ben ve benim gibi çocukluk geçirmiş ve ölümlerle tanışmış, sürekli etrafındakileri kaybetmiş kişiler toplumsal hayatta nasıl bir yerde durabilir? Haftasonu için yapılan planlar, maç keyifleri, sevgiliye verilecek armağan için harcanan efor gibi şeyler bana çok saçma geliyor. Çünkü belleğimde yeni ölümlerle çoğalan ve büyüyen ve temizlenmemiş bir kan pıhtısı duruyor öylece.
Yalnız olmadığımı bilmek ise daha çok acı veriyor. Şemdinli’nin, Hakkari’nin, Cizre’nin, Diyarbakır’ın çocuklarını düşündükçe kahroluyorum. Aynı şekilde bayraklarla örülü ve bir süre omuzlarda taşınan asker cenazelerini ve askerlerin yakınlarını düşündükçe yine kahroluyorum. Coğrafyası yok çocukluğun. Çocukluk bir ulusa, bir kimliğe, bir kültüre ya da bir idelojiye ait değil.
Ve bilin, belki de biliyorsunuz, hatırlatayım istedim. Hayatımızdaki her şeye ama her şeye karar veren çocuklukta yaşadıklarımızdır. Bugün çocuklarına savaş, kan ve ölümü yaşatan, yarın sağlıklı bir toplum beklemesin.
Bilin bunları! Bildirilerinde, PKK her öldürdüğü askeri 5 ile çarpsın, TSK her öldürdüğü gerillayı 5 ile çarpsın. Ya da 10 ile çarpın. Sadece ölenle kalmıyor bu savaş. Ve rakamlar üzerinde kibirli kanlı cakalarınız insanlık ve vicdan karşısında beş para etmiyor. Bilin bunları! Sadece öldürmüyorsunuz, öldürerek düşmanlıkları diriltiyor, düşmanlıkları çoğaltıyorsunuz. 

Artık yeter!
PKK amacına ulaştı. Betonlara gömülen Kürtleri diriltti ve bu halkın varlığını sorunlarıyla beraber dünyaya gösterdi. TSK da PKK karşısında yenilmeyeceğini defalarca kez kanıtladı. Sürmez bu savaş böyle. Lütfen, zor bir şey istemiyoruz. Kendimiz için istemiyoruz. Ben ve benim gibiler çoktan kaybetti çocuklukluklarını ve hayatlarını. Gömülmeyi bekleyen, yaşayan ölülere çevirdiniz bizi. Yeter! Tek dileğimiz gömülmeden önce barış. Bilelim başka çocuklar savaşın kurbanı olmayacak.
Sadece ellerinizi karşılıklı tetikten çekin ve aklıselim durup düşünelim kan akmadan. Adına masa mı dersiniz, müzakere mi dersiniz, doğrudan / dolaylı diyalog mu dersiniz. Lütfen bunu yapın ve samimiyetle, birbirimizi ve kimseleri kandırmadan bunu yapalım.
Ne kaybederiz? Yetmedi mi bu kadar genci toprağa gömdüğümüz. Ve yeni, başka çocukların belleklerine kan ve ölümü sokmayın artık! Lütfen… Yeter!