Schadenfreude

Almanca'nın gururu kelimelerden biri. Başkasının acısından zevk almak anlamına geliyor. Birçok dilde karşılığı olmadığı için her dilin rahatlıkla ödünç alıp yadırgamadığı bir kelime.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Almanca'nın gururu kelimelerden biri. Başkasının acısından zevk almak anlamına geliyor. Birçok dilde karşılığı olmadığı için her dilin rahatlıkla ödünç alıp yadırgamadığı bir kelime.
Schopenhauer'in sözü var: "Haset hissetmek insancadır, schadenfreudeyi tatmaksa şeytanca".
22 Nisan seçiminin bana yaşattığı hisler arasında "schadenfreude"nin de olduğunun farkına vardığımdan beri kendimden hoşnut değilim.
Toplumsal kültürümüzde yaygın bir iletişim dili olarak nispet-oh çekme-ilenmeye aşinayız hepimiz.
Kendimizi bir yetişkin olmaya yonttuğumuz ilk günlerden itibaren kötü olduğundan hiç kuşkulanmadığımız bir duygu alışverişi. Ya da öyle olmalı.
Seçim gecesi, toplandığımız bir arkadaş evinde onun sunduğu nefis yemeklerden atıştırıp seçim sonuçlarını izlerken, sonuçlar belirlendikten sonra ille Kanaltürk'e bakıp Tuncay Özkan'ı görme isteğim engellenemez hale gelmişti. Nitekim gözleri fincan fincan olmuş, acıdan kavrulmuş, öfkeyle sertleşmiş, denetimini tamamen kaybetmişti. Karşısında kader arkadaşı Mine G., iki gün önce anketlere bakıp OHA çekmiş olduğu sonuçlar karşısında sakin ve inançlı görünmeye çalışıyordu. Özkan'ın hırstan boğularak anlattıkları, Mine G'nin pek kötü şaşkınlık taklitleriyle kesiliyor, güçleniyor, karşısına geçip eğlenmeye niyeti olanı bile mahcubiyetin en derinine yolcu ediyordu.
Dolayısıyla onları seyretmek, yıkılmışlıklarını görüp zevk almak ve seçim sonuçlarından kendime bir teselli çıkartma gayreti sonuçsuz kaldı. Fazla tahammül edemedim. Kaldı ki göreceğim şey, benim için hiç de görülmemiş bir şey değildi. İlkellerin ilkeli taklidi yaptığı yenilgi müsamerelerine çok tanıklık etmişliğimiz var bu toplumsal coğrafyada.
Onlar, gerçekten üzülmüştü. Onların üzülmesi beni en azından üzmezdi. Çünkü üzüntünün de onlara katabileceği şeyler olacağına inanırım.
Schadenfreude'yi yaratan onların her şeyi şahsi ve müptezel bir dile tercüme ediveren sorumsuz halleri. Bu kadar kendinden emin, seçtikleri dışında acı çekenlerin acıları karşısında bu kadar duyarsız kalabilen, dünyayı küçük gördükleri kitleleri eğip bükme göreviyle gönderildiğine inanan bu militarist vahşilerin yenilgisini görmek, kazanan siz olmasanız da iyi geliyor.
Burada asıl ahlâki sorun başını çıkarıyor. Bu itiş kakış içinde; bu yenme-yenilme, bitme-bitirme mücadelesinde nerede duruyorsunuz? Bu kavganın tarafı mısınız?

Fazıl Say'ın çıkışı, AKP iktidarı ve beraberinde getirdikleri karşısında rahatsız olanların kaygılarını yeniden gündeme oturttu. Piyanistin söyleminin azınlıkta kalmak-çoğunluktan olmak kısmını bir yana bırakalım. Bu tür kaygıların elbette anlaşılır, Özkan-G çizgisi dışında kalan hassas Cumhuriyet evlatları tarafından paylaşılan yanları var. Hayata, yalnız kendi küçük, dar dünyalarına yansıyan göstergelerini değerlendirerek müdahale etmeye çalışan bir çoğunluktan oluşuyor sonuçta seçmen kitlesi. ("Bak, Ayten de başını bağlamış. İşler çığırından çıktı.")
Öte yandan sizin asal bulduğunuz, gerçekten halk tepkisini hak ettiğini düşündüğünüz durumlar bu kaygılar-endişeler manzumesinde hiç yer bulamıyor.
Kimileyin öylesine büyük bir öfkeyle adalet duygunuzun yarasını sarmaya kalkıyorsunuz ki bu endişesini dile getiren kitlenin hayal kırıklığı yaşaması bile size zevk verebiliyor. Schadenfreude, sarı dişleriyle aynadan suratınıza sırıtıyor işte.
Küstah bir dincinin küstah bir apoletliden dayak yemesi, küstah bir apoletlinin küstah bir dincinin gadrine uğraması gibi durumlar karşısında çeşitli aynalara yansıyan sırıtış aynı. Ne küstah, ne dinci ne de apoletlisiniz oysa. Sadece her fırsatta sizin canınızı yakanların birbirini yaralamaları karşısında berbat bir ferahlama hissi.
Baykal, Erdoğan'a ne biçim giydirdi. Erdoğan, Baykal'ın ağzının payını ne güzel verdi. Oysa ikisinin de temsil etmeye soyunduğu hayatın vuruş alanındasınız. Menzildesiniz.
Toplumumuzu kıskacına almış olan seferberlik ruhu da kamuoyunun çarpıtan aynası olan medya tarafından durmadan kışkırtılarak schadenfreude'nin insan için, vatandaş için, dünyalı için meşrulaştığı bir duygu iklimine dönüşüyor.
Savaştan bahsederken, öldürülen düşman sayısından 'temizlik' diye söz ederken hitap ettiği okurdan schadenfreude'si isteniyor. Ölenlerin bu topraklardan çıkmış, bu topraklarda anası-bacısı-atası yaşayan insanlar olduğu gerçeği hiçbir şeyi değiştirmiyor. Her bombalamada, her vurulan hedefte coşkulu bir nispet dili. Asla sona ermeyecek olan şiddetin kutsanması.
Schopenhauer'in diliyle şeytanca bir duygudan kurtulamamamız için sözü dolaşımda olan herkes seferberlik içinde.
Televizyonda memleketin büyük starları başbaşa vermiş, bir yarışmada en çok acı çekeni seçmeye çalışıyor. "Hayalin için söyle" adını verdikleri bu yarışmada insanların şarkı performansları değil, çektikleri acının derinliği tartılıyor. Hayatın acısı, seyirliklerin en zevklisi olarak tanımlanmış bile.
Rakibimiz, hasmımız, can düşmanımız olsun, başkalarının acısı kendi acılı dünyamıza sunabildiğimiz yegâne teselliye dönüşmüş durumda.
Buradan barış, mutluluk, uygarlık, insanlık çıkmaz. Schadenfreude, şeytani sırıtışıyla kapıda bekliyor.