Seçim travmasından Sevr travmasına

İnsan, sosyopsikolojik bir varlık olarak tarihiyle, yaşadığı dönemle ve geleceğiyle barışık da olabilir, onu travmatik bir unsur olarak da biçimlendirebilir.
Haber: EYYÜP DEMİR / Arşivi

İnsan, sosyopsikolojik bir varlık olarak tarihiyle, yaşadığı dönemle ve geleceğiyle barışık da olabilir, onu travmatik bir unsur olarak da biçimlendirebilir. Fakat toplumsal bir varlık olduğumuz için, birey bunu salt kendi iradesiyle de gerçekleştirmiyor; bu durum etkileşimde bulunduğu siyasal iktidarla bağlantılı olduğu kadar, tüm iktidar biçimleri ve dinamik toplumsal dokuyla da yakın bir ilişki içindedir.
Bireysel düzeyde ortaya çıkan travmalar bireyin genetik özellikleriyle birlikte toplumsal yaşamıyla ilgilidir. Ancak büyük ölçekli travmatik olgular siyasal iktidarın kendi iktidarlarının sürdürülmesinin farklı bir sosyolojik boyutudur. Siyasal otoritelerce iç düşman, dış düşman, bölünme korkularının geliştirilmesiyle ve tarihsel doku üzerinde yapılan bilinçli çarpıtmalarla da bu paranoya yükseltiliyor.
Bu olgusal alan üzerinden baktığımızda, örneğin Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir çözümle neticeleneceği yerde travmatik bir alana kaydırıldı. Ha keza 22 Temmuz'da yapılacak genel seçimlerde de iki seçenek önümüzde duruyor. Ya yeni bir travma ya da normalleşen bir süreç ortaya çıkacak. Ancak mevcut siyasal ortam, tüm umutları saklı tutmak koşuluyla, pek de travmayı sonlandıracak gibi görünmüyor.
Reelpolitik durum aslında bu sıcak atmosferi her şekilde hissettirirken, buna bir de Kürt sorunu, PKK, Avrupa Birliği ve ABD de eklenince Türkiye toplumunun belli bir kesiminde travmanın ölçütü daha da katmerleşiyor. Bu dört olguda Kürtlerin aktörlüğü üzerinden 87 yıl önceye götürülerek bir "Sevr paranoyası" şeklinde karşımıza çıkıyor.
Burada kritik olan toplumun belli kesimlerince "Sevr'in hortlatılması"nda Kürt siyasal yapılanmaların gösterilmesi, özellikle de PKK ve DTP'nin bu bölünmenin odağına oturtulmasıdır. Daha çok Kemalist veya milliyetçi kesimlerce sürekli gündeme getirilen Sevr korkusu ve bölünme tartışmalarına, belki ilk olacak, şimdi de DTP Eşbakanı Aysel Tuğluk da katılıyor.
Yeni stratejik açılımı mı?
DTP Eşbaşkanı Aysel Tuğluk Radikal İki'de, "AB üyelik süreci, ABD'nin Irak işgali, Türkiye'deki ve Irak'taki Kürt sorununu emperyalist müdahalelerle geldiği son aşama ve AKP iktidarının ekonomik ve politik uygulamalarla uyumlu dış politikası çok ciddi kaygılara sebep oluyor. En azından dürüst olarak kabul edebileceğimiz Türk yurtsever kesimlerince ve özellikle Kemalist aydınlarca bu kaygılar üst düzeyde yaşanıyor. Burada bizim açımızdan sorulması gereken, Kürtlerin tavrının ne olacağıdır. Bize göre Türk halkının korku ve kaygıları ciddi düzeyde gerçekçidir, anlaşılmaya değerdir. Türk halkı Sevr tehlikesine benzer bir durumla karşı karşıya tespitini rahatlıkla yapabiliriz." (Radikal İki, 27 Mayıs 2007) diyerek bu korkunun gerçekçi olduğunu belirtiyor. Böyle bir tespitte bulunan Sayın Tuğluk, acaba bunda kendilerinin payının ne olduğu konusunda, ne düşünüyor? Ya da şöyle sorabiliriz: DTP I. Olağan Kongresi'nde yaptığı konuşmada PKK ile DTP'yi eş düzeyde gören Tuğluk şu anda silahlı eylemlerini sürdüren PKK için ne düşünüyor?
Tuğluk'un ikinci bir ifadesi de "Komşu ülkede yaşananlar Türkiye'deki gerçeklikle örtüşmüyor. Zaten başka bir boyutta bakılırsa orası da Misak-ı Milli sınırlarındadır". Bu ifadeleri kullanırken nereye varmak istediği pek açık değil, seçim üzerine kurgulanmış konsept mi yoksa DTP'nin yeni bir stratejik açılımı mı bu da bilinmiyor. Ancak şunu ifade edebiliriz: Burada son derece ciddi bir maddi hata var; o da Misak-ı Milli sınırları içinde böyle bir alanın tanımlanmamasıdır. TBMM'nin ilk kuruluş yıllarında yapılan açıklamalara baktığımızda Mustafa Kemal bile sınırın belli olmadığını ifade ediyor: "Ben diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Milli'nin ne olduğunu anlamamış... Efendiler, arazi sorunu ve hudut sorunu Misak-ı Milli'nin bildiğiniz gibi birinci maddesinin içindedir: Misak-ı Milli şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudut çizmedi". (TBMM Gizli Celse Zabıtları, cilt: 3, s. 1318) Ayrıca Mustafa Kemal'in bahsettiği Misak-ı Milli'nin birinci maddesinde de belli bir hudut çizilmediği, sadece "Türk ve İslam çoğunluğun bulunduğu bölge bölünmez ve ayrılmaz bir bütün sayılacaktır" ibaresi yer alıyor. Ancak, aşırı milliyetçi söylemlerin yükseldiği, sınır ötesi operasyonların gündemde tutulduğu bir dönemde Tuğluk'un burayı Misak-ı Milli sınırları içine dahil etmesi, birilerine "bakın sizin daha önceki sınırlarınızdır" hissinin geliştirilmesinden başka neye hizmet ettiğini de tahmin etmek güç. Sayın Tuğluk'un şayet "Sevr travması ve Kürtlerin empatisi" başlıklı yazısında gerçekten samimi ise Kürtler için hiçbir talepte bulunmadan ve devletin mevcut yapısını da eleştirmeden parti olarak devleti riske edecek şeylerden de sakınması gerekir. Bu düşünceler DTP tarafından da kabul görüyorsa, geriye diyecek tek söz kalıyor, bunun için parlamento iyi bir sınav alanı(!)