Seçkinci modernizm ve seçkinleştirilmiş popülizm

Seçkinci modernizm ve seçkinleştirilmiş popülizm
Seçkinci modernizm ve seçkinleştirilmiş popülizm

Klasik müzik sanatçısı Fazıl Say ve arabeskçi Müslüm Gürses.

Fazıl Say ve Müslüm Gürses arasındaki mahkemeleşme, ileride farklı aktörler ve farklı çekişmelerle karşımıza çıkmaya devam edecek önemli bir kültürel çatışmanın işareti
Haber: GÖKSEL AYMAZ / Arşivi

Fazıl Say, düşük beğeni olduğu iddiasıyla, arabesk müzikle uğraşıyor. Öteden beri böyle bir uğraşı var Say’ın. Anlaşılır bir uğraştır bu; gelişkin sanatın insan denen varlığın hayati bir gereksinimi olduğuna ilişkin saygın bir inanç ve ön kabulden hareket ediyor Say. Fakat bu konudaki iyi niyetleri ve zaafları yine öteden beri hep birbirine karışıyor. Ve sonuçta daima, halkı yaşam karşısında daha donanımlı bir kültüre taşıyor görünmeyi gerçekleştirebilmekten ziyade, onları takipçisi oldukları kültür nedeniyle aşağılıyor görünmeyi başarıyor.
Bilindiği gibi, en son Müslüm Gürses’le mahkemelik oldu Say. “Arabesk yavşaklığından utanıyorum” demişti, Gürses de “ Türkiye ’de yavşak arayacaksak, işte karşınızda Fazıl Efendi!” deyiverdi ve hakarete uğradığını düşünen Say’ın başvurusuyla tazminat davasının sanığı oldu. Davanın her iki tarafı da gerçekten popüler birer fenomen. Dolayısıyla magazinleşmiş her türlü tartışmanın veya yüzeysel algılamaların malzemesi olabilecek durumdalar. Oysa bu itişip kakışma, ileride farklı aktörler ve farklı çekişmelerle karşımıza çıkmaya devam edecek önemli bir kültürel çatışmanın işareti: Fazıl Say, güçlenen AKP iktidarının hırçınlaştırdığı seçkinci modernizmin sevgili sesi; Müslüm Gürses ise kültürel kimlik , altkültür, öteki gibi yerelliğe ilişkin modernizm karşıtı temaları yücelten ve seçkinci modernizmin liberal eleştiricisi konumundaki kültürel beğeninin seçkinleştirdiği bir isim.

Sistem karşıtlığı
Fazıl Say için sadece “seçkinci” demek, olanı biteni açıklamaya yetmez. Sanat, doğası gereği seçkincidir, halkın arasında bir tür seçmeye başvurur. Ne var ki, sanatın bu seçkinci doğası bile sanatçıyı halka olan sorumluluklarından uzun süre kurtaramaz. Nitekim, Anadolu ’nun irili ufaklı merkezlerinde konserler veren Say da, bilindiği gibi, Avrupa’nın “eğitimli kulakları” yanında Anadolu’nun “eğitimsiz kulakları” için çalmanın kendisine apayrı bir manevi haz verdiğini hep söyledi. Aslolan, onun modernist kimliğidir. Modernist sanatçı, zamanı ve dünyayı derinlemesine kavrayan bir kişi olduğu iddiasını güttüğünden, gerçeği eksiksiz ve yanlışsız idrak edemeyen, gerçekle ilişkilerini doğru biçimde algılayamayan, yansıtamayan ve dile getiremeyen insanların sesi de olur. Say’ın asıl seçkinciliği buradan ileri geliyor. Klasik modernizmin amacı, kültürel üretim yoluyla sermaye ve onun yarattığı toplumsal sistemle alay etmekti. Ama bütün modern sanatçılar düşünüldüğünde, toplumsal sistemle bu ilişki, örneğin aynı ulusun sanatçıları olan, Moliere’de farklı, Balzac’ta farklı, Zola’da çok daha farklıdır. Gelgelelim, sistem karşıtı retorik bugün artık hiçbir şekilde politikayı kolayca belirlemeyen birtakım toplumsal antipatilere, toplumsallıktan tiksinmeye dönüştü (ki bu gülünç kıvırma, özellikle, pek çok ismin soyunduğu “postmodern sanatçı” rolüne gayet güzel uyuyor). Ticaret ve avangard arasında kurulmuş (para ile tinsel değerin gayrimeşru ittifakını yansıtan bir yeraltı ittifakından başka bir şey olmayan) güncel sanat ve sanatsal başarının yerine mali başarıyı geçirmiş başarısız bohem’ler olarak güncel sanatçılar karşısında Say’ın retoriği, politikayı belirleme isteği duyan saygın bir sistem karşıtlığı arz ediyor. Karşı olduğu şey, arabesk müziğin şahsında halkın düşük beğeniye tutsak edilişidir, ki bu düşük beğeni, halkın AKP önderliğinde gelişen tutuculuğa destek veren bir kitleye dönüşmesine gerçekten önemli ölçüde hizmet ediyor.
Müslüm Gürses ise, bu türden bir modernizme karşı olan kültürel beğeninin yücelttiği altkültür, öteki vb. gibi yerelliğe ilişkin bazı temaları içeren, o temaları kendinde taşıyan bir figür ve son yıllarda seçkinci modernizmin liberal eleştiricisi konumundaki okuryazar zümrenin ilgi dünyasına girme sebebi de bu. Kültür alanındaki ürün seçenekleri içinden bazılarına toplumun belli kesimlerince gösterilen ilgi, belli bir döneme ilişkin toplumsal bir durumu açığa çıkaran simgesel bir değer taşır. 2000’ler, Türkiye için 1990’larda başlayan küresel sermaye ile hızlı entegrasyonun doruğa çıktığı yıllardı. Dolayısıyla, bu döneme ilişkin simgesel değer taşıyan kültürel üretim ve tüketim, banka, sigorta, finans, reklam, medya, bilişim, enformasyon gibi küresel sermayenin en dinamik alanlarında çalışan, ellerindeki prestijli diplomaları ve kafalarındaki kariyer planlamalarıyla, küresel sermayeyle kolayca bütünleşebilen, sosyolojik bir öğe olarak bizim yerli yeni orta sınıfın ilgi ve beğenisi etrafında şekillenmiş olan kültürel üretim ve tüketimdir. Yeni orta sınıfın (sorumsuz bir hedonizm arz eden) yaşam tarzı ve zevklerine uygun biçimde gelişen bu kültürel pratik, modernist sanatın kriterlerine karşı açıkça bir mesele güttüğü ortada olan güncel sanata ve yüksek zevki yüceltmeyen ama etrafındaki hâlesi ve içeriğindeki özel kodlarıyla yalnızca kendisine hitap eden ayrıcalıklı popüler kültür ürünlerine olan yoğunlaşmış ilgide görülebiliyor. Televizyon, gazete ve dergilerin kültür sanat programları ve sayfalarında, İstanbul Modern’den, Babylon’dan, Bienal’den, Santralistanbul’dan haberlerle birlikte cnbc-E dizilerine, Oscar, Emmy, MTV ödüllerine geniş yer verilmesi veya yerli televizyon dizileri içinde Ezel gibi (Monte Kristo Kontu’ndan uyarlanmış senaryosu, Shakespeare’den Nâzım Hikmet’e, Ömer Hayyam’dan Oscar Wilde’a kadar pek çok şair ve yazardan alıntılanmış diyaloglarıyla) fark edenin fark etmekle kendinden memnunluk duyacağı seçilmiş kodlar içeren yapımların haber, tanıtım, yorum ve oyuncu röportajlarıyla yoğun ve yakından takip edilişi hep bu yüzdendir.
Bir tarafta kendini kabul ettirememiş bir modernleşme idealinin hırçınlığı, diğer tarafta modernleşmeyi tanımak ve tanımlamaktan vazgeçmiş bir zihnin kültür endüstrisi tarafından (Oscar’lar, Emmy’ler, Nâzım’lar, Wilde’lar ile) baskına uğratılmış karmakarışık aklı! Bu tablodan daha çok itişip kakışma çıkar.