Seçmece kadınlık

Seçmece kadınlık
Seçmece kadınlık
Televizyonda, türlü ev işlerini keyifle yerine getiren ev kadınları, büyük bir enerjiyle işleri halleden ve evde de herkese güç yetiştiren biyonik iş kadınları ve yediği dondurmalarla hazzın doruğuna çıkan 'dişiler' kaplıyor ortalığı. Oysa biz çok başka kadınlar da biliyoruz...
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Kamu spotlarının pek gözde olduğu zamanlardan geçiyoruz. Bir didaktizm salgınıdır ki sorma gitsin. Güzelim filmlerin en dramatik sahnelerinde oyuncuların sigara içen ağızlarından çıkan çiçeklerle halk sigaranın zararlarından korunurken, geçenlerde bu kervana bitkisel kökenli ilaç kullanımına ilişkin uyarılarda bulunan kamu spotu da eklendi. Burada reçetesiz satılan bitkisel kökenli ilaçtan kullanan, akabinde hastanelik olan bir kadının pişmanlık dolu beyanını izliyoruz. Yalnız araya sürekli asabi bir ifade ve sesle bir erkek giriyor. Kadının eşi konumundaki bu adam her cümlenin başında kadından “bu” diye bahsediyor. Adı olan, tercihen birey olan bir kadından, hayatı paylaştığı insanın “bu” diye bahsetmesinde hiçbir sakınca görmemiş spot hazırlayıcıları.
Sonra sıra reklamlarda. Türlü ev işlerini keyifle yerine getiren ev kadınları, büyük bir enerjiyle işleri halleden ve evde de herkese güç yetiştiren biyonik kadınları ve yediği tatlı ve dondurmalarla hazzın doruğuna çıkan ‘dişiler’ kaplıyor ortalığı. Bu son klasmanda, aynı dondurmanın iki farklı lezzeti eşliğinde iki farklı kişiliğe bürünen kadın bile var. Pembe renkli narlı dondurmada, uçarı, masum, romantik genç kız, koyu renkli espressolu dondurmada pahalı bir arabaya, olanca seksapeliyle kurulan ve fraklı kavalyesinin gözlerine baka baka dondurmasını ısıran cazibeli kadın.
Günlük hayat içindeki kadın gerçeği, bu resimlerden hayli farklı elbette. Orada insanca tepkiler veren, başarısız ve keyifsiz de olabilen, kızabilen, küfredebilen, mutluluktan kıkırdayabilen, boyası da akan, çorabı da kaçan, saçı da aklı da karışan kadınlar var. Ama reklamdaki o ürünle kadını aynı kefeye koyan, yaşayan bir insanı nesne kılan tavır var ya, o en fenası ve işte onun bir adım sonrası da kamu spotunun “bu”suna, işaret sıfatının nobranlığına gelip dayanıyor.

Bırakan ve giden kadın

Oysa biz çok başka kadınlar da biliyoruz. Düzenin yalanlarını açık eden ve o gedikte yer almak yerine belirsiz geleceklerine heyecanla ilerleyen kadınlar. İkisi de can havli yaşamış ve dünyayla çok erken vedalaşmış Sevgi Soysal ile Tezer Özlü, böylesi kadınlara ses vermişti. Soysal ‘Tante Rosa’sında, arka arkaya üç çocuk doğurmuş ve her şeyiyle kasabanın düzenine teslim olmuş, ilk gençliğinin bütün hayallarini unutmuş efsanevi anti-kahraman Tante Rosa’nın bir pazar günüyle uyanışını paylaşır bizlerle.
“Tante Rosa kiliseden dönen kalabalığı seyretti. Dışarıda kar yağıyordu. Çocuklar kartopu oynayarak önden geliyorlardı. Bir kartopu uçup Tante Rosa’nın camını kırdı. İçeriye ayaz doldu, kar doldu, çocuk emeceği kadar emmişti memeden, uyudu. Tante Rosa memesiyle camdaki deliği doldurdu, ayaz memesini ısırdı, kiliseden dönen kadınlar şapkalarını çıkarıp yüzlerine tuttular ve yan gözle Tante Rosa’nın kocasına baktılar. Sonra birinci çocuk ağladı, ikinci çocuk ağladı, bebek ağladı. Tante Rosa göğsünü ilikledi, yerleri süpüren sabahlıkla yürüdü, tahta merdivenler gıcırdadılar. Bir sandık kapağı açıldı, soluk resimler, soluk defterler, yaprakları arasında kuru menekşeler, solmadan kurumuş menekşeler mor. Bir mektup gördü, herhangi bir mektup, sandık kapağı kapandı, dışarıda kar yağıyordu, kocası eve geldi.”
‘Kilise’ ve ‘ayaza tutulan meme’ vurgusu toplum baskısı ile cinsel uyanışı en berrak şekliyle ve birbiriyle kutup uyandıracak şekilde sunar. Anneliğin simgesi,
süt emzirilen meme, dış dünyaya tutulmuş, rüzgârı, ‘dışarı’yı hissetmiştir. Rosa belleğinin gerilerine ittiği o aşk mektubu ile ilişkilendirebileceği bir erkek yüzünü hatırlamaya çalışırken kiliseden eve gelip rutin alışkanlıkla kendisiyle sevişmek isteyen kocasına odanın kapısını kapatır. Yumruklanan kapı eşliğinde geçmişteki o erkeği hatırladığı anda da her şeyi bırakacaktır: “Bir mektup bıraktı Tante Rosa arkada, üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı... Gitti. Gitti fabrika bacalarının, gemi düdüklerinin oraya, tramvaylarda herkesin birbirilerinin ayaklarına bastığı ve pardon demediği ve ne merhaba ne de günaydın demediği insanların oraya gitti, Pazar günü öğleden sonraydı, akşamdı ya da, yollara düştü, arkada soluk menekşeler arasında katlanmış mektuplar bıraktı, gelin elbiseleri, duvaklar bıraktı.”
Bu satırlarda zamansız ve mekânsız bir kudret var çünkü düzenler de onlara karşı çıkma ihtiyacı hisseden kadınlar da değişmedi. Ve buhranın günü Pazar da öyle... Bir de Tezer Özlü’ye bırakalım mı?
“Pazar günleri... Şimdilerde... Sokak aralarından geçerken... gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek... isterim hep.”
Seçmece kadınlık hallerine inat kadınlar hayatlarını seçmek için mücadele veriyor. Hatalardan öğrenmeyi, yine yanılmayı, yine düşmeyi ve hep kalkmayı deniyor. “Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz.
Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım” diye haykırmıştı bir de Tezer Özlü.
Bir Pazar günüyle o bırakışa, o gidişe sığındım. Sokakta ve dışarıda kaldım, hayatın içinde olmak için.