Seçmeli dil, seçmece gerçek

Seçmeli dil, seçmece gerçek
Seçmeli dil, seçmece gerçek

Leyla Zana

Bu ülkenin en zorlu işi, barış dilini seçmektir. Bu dili seçmek de, bu dilde konuşmak da, bu dilden hiçbir koşulda caymamak da sebat ve yürek ister
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Maruz kaldığı zulümden, çektiği acılardan hınç değil, tevekkül damıtmış, Kürt hareketinin simge ismi Diyarbakır bağımsız milletvekili Leyla Zana, barış ve çözüm için yaptığı çağrı ve açıklamalarıyla gündem oluşturduğunda, hemen akabinde yine provokatif bir saldırı gelebileceği ihtimali, içimizde neredeyse bir iç bilgi olarak mevcuttu. Ne de olsa tarihimizi de, coğrafyamızı da biliyoruz. Esas bilemediğimiz, bir gün geleceğimizi geçmişimizden faklı yazma ve yaşama ihtimalimizin olup olamayacağı.
Yazın sıcağını acıyla kavuran son haberi Hakkari’nin Dağlıca bölgesinden geldi. Akan kanı, atılan çığlıklar ve yas tüten evler izledi. Gökyüzünde savaş uçakları göründü. Bölge Genelkurmayından bakanlara, milletvekillerinden yerel yönetimlere sayısız ziyaretle doldu taştı.
Belli yöre isimlerinin hep saldırılarla birlikte anılması nasıl bir ağırlıktır. Oysa nereden baksan, barış içinde yaşayabilen bir ülkede hiçbir yer isminin arkasından bombalama, çatışma, katliam sözcükleri ile birlikte kanıksanmış isim tamlamaları oluşmaz. Her yer, sadece içinde yaşanılan alanı belirtir ya da en fazla doğal, tarihi güzellikleriyle öne çıkar. Gerçek anlamda barışın olup olmadığını da işte bu ters sağlamayla anlarız zaten.
“Gençler hayatta kalmalı. Her gün cenazelerin kalktığı bir ortamda sorun çözülmez. Acı, geleceği ipotek altına alır” demişti Leyla Zana birkaç gün önce. Saldırı sonrası partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan BDP lideri Selahattin Demirtaş da bu gerçeği teyit ediyordu aslında: “Ölmenin ve öldürmenin hiçbir sorunu çözmediğini söyledik. Barışı her zamankinden daha fazla savunmalıyız. PKK her türlü silahlı faaliyetlerine son versin, hükümet de operasyonlarını durdursun. Siyasi çözüme şans tanısınlar. Dokuz annenin yüreğine kor düştü. Bu ölümler karşısında sessiz kalmak, çözüm için çaba sarf etmemek bizi insanlığımızdan uzaklaştırır.”
KCK adı altında BDP’nin siyasi alan çalışanları, seçilmiş belediye başkanları cezaevine atılır, milletvekilleri hakkında fezlekeler düzenlenirken, barış ve ifade özgürlüğü için çalışan pek çok akademisyen, gazeteci, avukat, muhabir, yayıncı da adeta gözdağı niyetine kendisini tutuklanmış buldu. Tutuklanan ve tutuklaşan esas olarak sözdü. Oysa malûm siyaset sözle yapılıyor. Söze alan kalmadığında en çok da silahlar meşruluk kazanıyor. 

Sözün başı ve sonu
Geçenlerde orta öğrenimde Kürtçe’nin seçmeli ders olarak konulması da gündeme gelmişti. Hükümetin tarihi bir adım olarak sunduğu gelişme, Kürtçe’nin yabancı dil statüsünde öğretilmesinin öngörülmesi anımsanınca nasıl da sorunlu olduğunu adeta yüzümüze haykırıyor. Bir zamanların o utanç verici “kart kurt sesi” başlıklı inkârcılığa kıyasla gelişme olarak görülse de, bir halkın en temel haklarının lütuf cinsinden ve bu denli dışlayıcı yapılarla sunulması, aslında en çok da sorunun nerede yattığını göstermesi açısından anlamlı. Bu ülkenin has dillerinden ve halklarından biri yabancı ilan edilirse, söz başlamadan biter.
İktidar ve hükümetin birlikte soruna çözüm bulma girişimleri sonrasına denk gelen açıklamasında Leyla Zana, devlet tarafından uygulanan Kürtleri böl-yönet mantığının nasıl iflas ettiğini anlatarak, devletin de ortak bakış açısını devreye sokması gerektiğini vurguladı. İradenin biricik adresi olarak da hükümetin başı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ı gösterdi.
Leyla Zana’nın tarihi açıklamalarında kurulması elzem barış dilinin de önkoşulları mevcut. Gelin iyice bir kulak verelim: “Bir kere terör ve Kürtler ifadesi bir arada anılmamalı. Bu herkesi biz terörist değiliz şeklinde bir tepkiye sevk ediyor. Kürt sorunu sözünü de şiddetle reddediyorum. Ortada bir hak talebi meselesi vardır. Kürtler bu ülkede sorun değildir. Belki haklar sorunu vardır. Bugün en azından toplumda makul bir diyalog noktası bile var. Ama soruna Kürt sorunu diyerek başlarsak bu halkı başlı başına sorunmuş gibi algılanmanın önünü açarız. Bu da yanlış bir başlangıç.” 

Sebat ve yürek gerek
Yanlış başlama lüksünün hiç kalmadığı, fazlasıyla gecikmiş bir noktadayız. Her zaman kaybı, yeni ölümler demek. Bu ölümlerden beklentisi olan kesimler, her iki tarafta da mevcut. Tam da bu yüzden her barış umudunu dinamitleyen provokatif eylemlere karşı uyanık, tuzaklara düşmeyecek kadar deneyimli ve zor olanı göze alabilecek kadar cesur olmak gerekiyor ya.
Gelinen noktada Kürt hareketini makyaj uygulamalar ya da popülist söylemlerle oyalamak mümkün değil. Anayasal güvence altına alınmış eşit kimlik ve eğitim hakları çok ortak bir beklenti. Dağdaki kadroların hangi koşullarda ineceği, Öcalan’ın durumunun neye evrileceği de temel koordinatlar olarak ortada duruyor. Hükümet için esas güç ve iktidar sınavını da aslında en çok bu konu belirliyor.
Takınılacak üslup ve benimsenecek yöntem adına da Leyla Zana’nın sözlerine kulak vermekte büyük yarar var: “Türk politikacılar taktik davranmayı bırakmalı, stratejik bir tavır almalı. Tüm tartışmaların zemini Meclis olmalı. Herkes kısa, orta, uzun vadede yapacaklarını somut olarak ortaya koymalı, herkes bunu bilmeli. Kürt politikacılar ise olumsuz dilden vazgeçmeli yani toplumdaki umutları söndürmemeli. Mutlaka siyasal düzlemde birbirimizi eleştireceğiz hem de sert şekilde eleştireceğiz, ama son zamanlarda bu benim bizim tarafta da gördüğüm şekilde bir küfür dilini içermemeli. Siyasette küfür olmaz.”
Bu ülkenin en zorlu işi, barış dilini seçmektir. Bu dili seçmek de, bu dilde konuşmak da, bu dilden hiçbir koşulda caymamak da sebat ve yürek ister. Farklı bir gelecek yazmak ve yaşamak ihtimalini sadece bu sebat ve bu yürek belirleyecek.