Şerefli mağlubiyete fit olmak!

Frankfurt Kitap Fuarı ilk gördüğünde herkesi etkiler, şaşırtır. Çünkü bizdeki gibi yayıncılığın küçük, zorlu ve entelektüel bir uğraş olmayıp uluslararası dev bir endüstri olduğunu görürsünüz.
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

Frankfurt Kitap Fuarı ilk gördüğünde herkesi etkiler, şaşırtır. Çünkü bizdeki gibi yayıncılığın küçük, zorlu ve entelektüel bir uğraş olmayıp uluslararası dev bir endüstri olduğunu görürsünüz. Koridorlarda entelektüellerden, yazarlardan, kitap kurtlarından çok siyah elbiseli profesyoneller koşturup durur. Yayınevlerinin dev standlarında küçük küçük masalarda oturup insanlar habire pazarlık eder, yüzbinlerce avroluk anlaşmalar yaparlar. Yani Frankfurt Kitap Fuarı'nın kendi kuralları vardır.
Dünyanın bütün yayıncıları oraya toplanmışken pek çok küçük yayıncı, kendi kültürünü tanıtmak isteyen ülke orada görünmeye çalışır. Ama hep büyük ırmağın kenarındasınızdır.
Onur Konuğu Ülke denilen uygulama kenarda duran ülkelerin yazarları, yayıncıları ve kültürü için ana akıma dalmak, orada yer edinebilme yolunda bir fırsattır. Tabii ki yaygın Batı dilleri üzerine kurulu uluslararası kitap piyasasına girebilmek anlamına gelmez bu, sadece bir hareketlilik yaratmak, uzun vadede daha çok insana ulaşabilmek için bir fırsattır, o kadar. Konuk ülke etkinlikleri fuar alanıyla sınırlı değildir. Alman Kitapçılar Birliği de işin içinde olduğu için, Frankfurt merkez olmak üzere tüm Almanya çapında başta kitap, edebiyat sonra sanatın tüm alanlarında etkinliklerle kendi kültürel birikiminizi göstermek, bir yıl boyunca gündemde kalmak olanağı sunar konuk ülke olmak. Fuar alanında daha çok telif hakkı anlaşması imzalamak, yazarlarınızın daha çok başka dillere çevrilmesi için çalışmak işin sadece bir yanı. Sadece bir yanı çünkü o dev piyasanın başat aktörleri kendi merkezciliklerinden, bizim gibi yanlarda duranlar ise merkeze bakmaktan öyle kolay kolay başkalarını fark etmezler. Fark etmelerini sağlamak için oyunu kurallarına göre oynamak gerekir. Yani fuar alanındaki sergilerinizi, standınızı, Frankfurt içindeki ve Almanya çapındaki etkinliklerinizi zamanında başlatıp kendi birikiminizi en iyi şekilde yansıtacak, herkesten daha iyi, daha görkemli, daha görünür biçimde sunacak olmanız gerekir. Ne de olsa burası imajların yarıştığı, ticaretin egemen olduğu bir fuardır, fikirlerin buluştuğu bir kongre değil.
Ah! Bazı gazeteciler
Frankfurt Kitap Fuarı'nda konuk ülke olmayı hepimiz çok önemsiyoruz. Hele kültür sanata önem veren gazetelerde çalışıyorsak çıkıp oraya kadar gidiyor, açılışları, basın toplantılarını bizzat izliyor, başkalarına bakıyor, oradakilerle konuşuyor ve gördüklerimizi duyduklarımızı yazıyoruz. Coşkuları da endişeleri de, başarılanı da başarılamayanı da, eksik kalanı da aktarıyoruz; yani işimizi yapıyoruz. Not vermek gazetecilerin işi değil, her ne kadar bunu çok seven çok köşe yazarımız olsa da. Belki onların verdiği bir alışkanlıktan olsa gerek, birileri ısrarla 'kanaatten geçer not' istiyor. 'Biz çok çalıştık, çok yorulduk neden bunu takdir etmiyorsunuz?' diye lafa girip kendi gayretinden başı dönmüş, kendi yaptıklarından başka bir şeyi görmez olmuş bir halde sinirlenip etrafa çatıyorlar. Bunun gerçekten hiç anlamı yok. Tıpkı Avrupa karşısındaki aşağılık komplekslerinden dem vurup sonra da 'çalışmalarımızla yabancıları nasıl da şaşırttık' diye övünmenin bir anlamı olmadığı gibi. Köşe bucak mırıldanılan, herkesin birbirine söyleyip durduğu eleştiriler gazetelerde yer alınca öfkeye kapılıp entelektüeller ve basın hakkında bıkkınlık vermiş, klişeleşmiş yargılardan medet ummak da öyle. Ne 'aydınların çocukluk hastalıklarından', ne 'nihilizm/sinizmden' ne 'bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaktan' ne de 'oyunbozanlıktan' söz açmak gerçekleri değiştirir. Gazetecilerin Batı hayranlığından, tembelliğinden, bilgisizliğinden, ikbal peşinde koşmalarından, basının mali baskı altında olduğundan bahsetmekle yazılanları yalan yanlış ilan etmek mümkün değil. Hatta gazeteciler için 'keşke memlekete masraf çıkartmasalardı' demek nasıl izah edilir bilmiyorum. Umarım 'masraf çıkarttınız madem, o zaman iyi yazın' anlamına gelmiyordur. Benim gibi gazetesinin parasıyla gidenlerin de Bakanlığın davetlisi olanların da eğilip bükülmeye niyeti yok, bence bundan herkes memnuniyet duymalı.
Frankfurt'ta konuk ülke olmayı coşkuyla karşılayan, oradaki tüm etkinlikleri bir bir izleyen basın pek çok iyi şeyi de yazdı, kimse merak etmesin. Tıpkı yabancı dillere çevrilen neredeyse her kitabı tek tek haber yaptıkları gibi; yapmaya da devam edecekler. Basının onca eksiği gediği, sorunu zaten biliniyor, entelektüel dünyamızın da; bunları yok sayamayız. Ama bu Frankfurt süreci sırasında bir başka sorunlar tekrar su üstüne çıktı. Eleştiriye tahammülsüzlük, düşmanlık ve müttefiklik arasında savrulan ruh hali ve toptancı yaklaşımlar. Böyle bir etkinlik için zaten bir zorunluluk olan tüm ilgili çevrelerin birarada çalışıp mutabakat sağlamasını en büyük başarı görmek, birlikte etkileyici miktarda emek harcamak sivil toplum faaliyetleri için çok önemli. Ama konuk ülke gibi başı devlet kurumlarının çektiği ulusal bir etkinlik için değil. Ebru ya da mozayik görüntülerinden etkilenip 'olduğu kadar'la idare etmek, bunu talep etmek tuhaf. Belli ki işin içine daha çok kimsenin girmesi, 2008 yılı için her şeyi Türkiye'nin 'en iyileri'ne yaptırılması gerekiyor. Neden bir takım şeyleri 'rica minnet' sürdürmeye, elde edilenle yetinmeye çalışılsın ki?
'Rezil olmamaktan sevinç duymak' tam da 'şerefli mağlubiyetlerle yetinen' milli takım ruhunu çağrıştırıyor.
Bence bunlara hiç gerek yok, 'en iyi' için herkesin işini iyi yapması yeter.