Sevgili 1 Mayıs 1977

Bir önceki Cumartesi neredeyse Zaga'ya bağlanıyordum. Konuklardan Barbaros Şansal yeni kitabını 1 Mayıs'ta, tam da Taksim'de, bundan yıllarca önce ölen 33 şehit için dağıtacağını söylüyordu.
Haber: ÖZDEN ÇİFTÇİ / Arşivi

Bir önceki Cumartesi neredeyse Zaga'ya bağlanıyordum. Konuklardan Barbaros Şansal yeni kitabını 1 Mayıs'ta, tam da Taksim'de, bundan yıllarca önce ölen 33 şehit için dağıtacağını söylüyordu. İnanamadım bunu duyduğuma. Konu açılıp konuşulacak falan zannettim. Ama Okan Bayülgen tek kelime etmedi bu olay üstüne. Ben de telefon ettim. "Bağlanmak istemiyorum ama bir şey söylemek istiyorum" dedim. Telefon yüzüme kapandı. Sadece bağlanmak isteyenleri alıyorlarmış programa. Bunun üstüne bir daha açtım. "Tamam bağlanacağım" dedim. Sanırım onların bu taraklarda bezi yok. Aramadılar. Kim umursar ki bizi? Kim umursar 1 Mayıs 77'de ölen 33 kişiyi ? Ya da 36. Ne fark eder ki?
Çünkü ben o gün oradaydım. İlerici Kadınlar Derneği pankartının arkasında yürüyordum. O günün konseptine uygun olarak küçük kamyonetlere, -sanırım zaten kamyonetler küçük olur- küçük çocukları koymuştuk. İşçi annelerin çocuklarını.
Çok uzun bir yürüyüştü. Bütün yürüyüşler gibi. Ve ben her seferinde başıma güneş geçmesin diye bir çatkı koymadığıma hayıflanırken, Taksim meydanına vardığımızda, çocukları annelerinin yanına göndermem gerektiğini söyledi üst düzey bir görevli. Çocukları bir bir indirmeye başladım kamyonetlerden.
Bazılarının çişi gelmişti. Oralara bir yerde yaptırıverdim. Nasılsa çocuklardı. Nasılsa 1 Mayıs'tı. Hepsini anneciklerinin yanına gönderip Kemal Türkler'in konuşmasının sonunu dinlerken bir dalgalanma oldu koskoca Taksim meydanında silah sesleriyle birlikte. Bütün bir kitle dalgalandı.
Acıklı bir gündü
Kelimenin tam anlamıyla dalgalandı. Kendimi birden Taksim Gezi parkının üstünde beni kollarımdan çeken insanların arasında buldum. Ama kardeşim neredeydi, ya kuzenim, ya arkadaşlarım? Şoke halde Karaköy'e indim. Vapura bindim önce, sonra annemlerin oturduğu Bostancı'ya ulaştım. Yegâne tesellim, kamyonetlerdeki çocukları annelerine teslim etmekti. Kardeşimle arkadaşlarımı merak ederken, hepsi evimizde toplandı. "36 ölü" dedi arkadaşlarımızdan biri. Ben öyle hatırlıyorum. Barbaros Şansal'sa 33 diyor. Ne fark eder ki? Bunu tek kelimeyle bile programının sınırlarına sokmayan Okan Bayülgen ne diyor acaba? Ya beni programa bağlamayanlar? Ne diyeceğimi pek fazla önemsemeseler de, sadece şunu diyecektim: Nereye kadar bu kendini bilmezlik? Nereye kadar bu gençlere yaranma? Gençlere yaranmanın adı da, ne kadar geçmişi hatırlatmasak o kadar iyidir, hesabı.
Yaşı bize daha yakın Hakkı Devrim de orada. Zaten birazdan müzikler çalmaya başlıyor. Barbaros Şansal da herkesle beraber dans etmeye. Belli ki biraz önce dediklerini unutmuş. O dedikleri de sadece bir şıklıktan ibaretmiş meğerse. Halbuki devrim bir şıklıktan ibaret değildir. Ve olmayacaktır. Üstüne bir Che baskılı tişört giymeye benzemez.
Devrim, canını sıkanlar olduğunda, koştur koştur sığındığın ordu değildir. Devrim büyümektir. Bütün kırılganlığına rağmen, büyümektir. Devrim, adı üstünde devirmektir. Bilindik boz sularda, zamanı geçmiş keşişlerle, statükoyu korumaya ilericilik demek, değildir.
1 Mayıs 77'de orada olamayanların acısı mı bu? Orada olamamalarının hıncı mı? Kahramanı olamayacakları bir günün inkârı mı? Kahraman olacak bir şey de yoktu aslında. Çok acıklı bir gündü sadece. Bayram gibi başlayıp bayram olmasını arzuladığımız bir günün kan revan içinde bitmesiydi. Kamyonetlerden indirip, önce çişlerini yaptırıp sonra da annelerine teslim ettiğim çocuklar çoktan büyümüşlerdir şimdi. Özden ablalarından selam ederim. 30 yıl geçmiş. Taksim meydanına bir bayram kutlamaya gelip de, ölü bedenlerini çimenlere bırakıp gidenlere bir tek şey söylemek isterim: Biz sizi hiç unutmadık!
Ve umarım, bu ülkede darbeci generallerin de yargılandığı bir gün geldiğinde, Taksim meydanındaki bir banka oturup 30 yıl öncesini düşündüğümde, ruhum üşümez, arkadaşlarım yanıma üşüşür. Hiç üzülmeyin, her 1 Mayıs'ta 1 Mayıs meydanında bizimle olacaksınız!