Şiddetin kısırdöngüsü

Türkiye'nin, şehit edilen askerlerine döktüğü gözyaşı, yaşadığı acı ve keder bütün toplumu saran bir savaş siyasetine dönüşüyor.
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

Türkiye'nin, şehit edilen askerlerine döktüğü gözyaşı, yaşadığı acı ve keder bütün toplumu saran bir savaş siyasetine dönüşüyor.
Sokaktaki şiddet, infial, yer yer yaşanan linç girişimleri, evlerimizin odalarına kadar giren sıcak takip ve çarpışma görüntüleri, kaybettiğimiz evlatlarımızın hayatlarına dair anlatılar ve hikâyeler, hissiyatımız arasındaki farkları bir anda siliyor. Çünkü yas büyüyor ve yasta ortaklaşmak, eyleme dönüşüyor.
Medya ve basında yer alan haberler, makaleler, yorumlar çok farklı değil ve en azından şimdiye kadar Kürt sorunu bağlamında ifade edilen farklı görüşlerin giderek etkisizleştiğini ve yok olduğunu görüyoruz: 23 yıl süren iç çatışmadan sonra, Kürt sorunu şimdi de, sınır ötesinde başımızı başkalarıyla belaya sokmaya aday bir 'güvenlik ve asayiş sorunu' olarak kabul ediliyor.
Saldırılara karşı derin bir nefret ve gencecik insanların kaybından derin bir keder duymamak elde değil.
Kimimiz bu durumu 'ulusal birlik ve bütünlük içinde hareket etmek' olarak tanımlasa da savaş galiba böyle bir şey: Şiddetin kısırdöngüsü; intikam ve öfke duygularının sel gibi büyümesiyle, hiç şiddet gerektirmeyen sonuçları ve yolları konuşmayı, tartışmayı engelliyor.
Özdeşleşme korkusu
Yas tutmanın, acı çekmenin bile ayrımcılığını yaşıyor toplum.
Türkiye'de kimin insan olduğuna ve 'yaşanabilir bir yaşam ve yası tutulabilir bir ölüm sayılanın ne olduğuna' dair belli ve dışlayıcı anlayışlar dahi üretilebiliyor.
'Hain' ya da 'işbirlikçi' olarak tanımlanmaktan korkan insanların ülkesine dönüşüyor Türkiye.
Böyle bir ülkede, insanlar söyleyecekleri her şeyin 'terörle' ve 'terör uygulayanlarla' özdeşleme sayılabileceğinin tehdidi ve korkusu yüzünden ya hiç konuşmazlar ya da yarım yamalak ve anlaşılmaz şeyler söylerler.
'Terörle özdeşleşmeleri' bu kadar 'sağlam' düzenleyen bir toplumsal varoluşta ve koşullarda, düşünceye sansür açık olarak ve örtülü biçimde de işleyebilir. Bu yüzden çok sayıda insan görüşlerini paylaşmaktan imtina edebilir.
Konuşulabilir olanla olamayan belirlenmiştir.
Bu belirleme, Türkiye'nin demokrasi problemlerinde ve Kürt sorununda çok da farklı şeyler düşünmediklerine inanabileceğimiz DTP milletvekili Hasip Kaplan ile Neşe Düzel'in bile oturup konuşmalarını engelleyebilir ve bu çok vahim bir şey.
Bu sansür mantığı, 'terörle özdeşleşme' korkusu, sadece insanların fikirlerini söylemesini engellemekle kalmaz, doğallıkla, neyin okunabileceğine, duyulabileceğine, görülebileceğine ve hissedilebileceğine de karar verir.
PKK'nin uyguladığı şiddete karşı başta DTP olmak üzere, Kürt aydınlarından ve politikacılarından kınama talep etmek hep gündemde ve bu çok doğal.
Şiddeti kınamak ile onun nasıl meydana geldiğini sormak, iki ayrı meseledir, ama her iki meselenin yan yana getirilmesi, birlikte düşünülmesi gerekiyor.
Oysa toplum bu konuda ikna olmuş değil ve DTP'li aktörlerin, PKK'nin eylemlerini kınamak talepleri karşısında yaptıkları açıklamalar bu çift yönlü düşünme yüzünden samimiyetsizlik ve çelişkili sayılarak bir kenara itiliyor. Ahmet Türk, "Gelin şunu yapın, gelin şunu söyleyin' mantığıyla hareket ederseniz, bizim ne misyonumuzun bir önemi kalır ne de etkinliğimizin bir önemi kalır." derken aslında bu gerçeği hatırlatıyor.
Öte yandan, AB'ye üye olmayı hedefleyen Türkiye'de, kültürel ve siyasal haklar talep etmek için, niçin silahlı mücadele etmek, kan dökmek gereksin sorusunun Kürtler arasında makul bir cevabı yok hâlâ...
Oysa gelecekte Kürtleri neyin beklediğini tahmin etmek için, 23 yıldır yaşanan bunca acıdan ve kahırdan sonra, şimdi bu soruya cevap almak bile yeterli değil artık.
Daha şiddetli bir biçimde silaha sarılmanın sonucunda, hak elde etmek mümkün olabilecek mi?
Olup biten hiçbir şeyde payları olmamasına rağmen iki halkın, Kürtlerin ve Türklerin birbirlerinin yüzüne bakarken, mahcubiyet ve açıkça utanç duyacakları sabahların ve günlerin yaklaşmakta olduğunun ne kadar farkındayız bilmiyorum ama dağlardan toplanacak ölü genç bedenlerin yası tutulurken, camilerde ve taziye çadırlarında biriken kin, öfke ve intikam duyguları ülke sathında ulusal bir travmaya dönüşmekteyken, bu haklar bir gün elde edilse bile tolerans ve empati duygularının bu şekilde ebediyen yok edildiği bir toplumda kullanılmaları nasıl mümkün olacak?
40 bin insanımızı niçin kaybettiğimizi ve bugünkü saldırılara neyin yol açmış olabileceğini anlamaya çalışmak, bu akıl tutulması devam ederse, yarının Türkiye'sinde bir 'tuhaflık' haline gelebilir.
Bu tuhaflığı, bugün ve yarın,'maliyeti ne olursa olsun' sürdürmeliyiz.
Çünkü ahlaki olarak haklı bulduğumuz bu hiddetin, bu ulusal yasın, ulusal sağduyuya davet için kullanılmak yerine, kamusal tartışmaları susturmak için kullanılmasına göz yummak ve susmayı tercih etmek, Türkiye'nin çıkarına değildir.
Örneğin, bugün ordunun niçin Kuzey Irak topraklarına kapsamlı bir askeri harekatı istediğini tartışmak ve düşünmek, şiddeti davet etmeyecek ve beslemeyecek birtakım siyasi yöntemlerin hayata geçmesini sağlayabilir.
Başbakan Erdoğan da bu bağlamda şunu söylerken çok haklı: "Dağı terk edecek, bunu başardığı anda, bu kararı verebildiği anda ben inanıyorum ki, ülkemizde onlar da aileleriyle birlikte huzuru yakalayacak. Bizim derdimiz, yapılacak bir şey varsa parlamento çatısı altında gelirsin yaparsın siyasetle. Gereken odur, tek çıkar yol."
Operasyon?
Tek çıkar yol bu.
Bir ülkenin Başbakanı bu kadar açıklıkla bunu ifade edebiliyorsa bu yola giden kapıları, izlenecek yol haritalarını üretmek, sadece hükümetin değil, bütün bir toplumun görevidir.
Oysa Başbakan'ın bu fikrini tartışmıyor Türkiye.
TV kanallarından birinden diğerine süratle mobilize olabilen ve saatlerce bize savaşı, çatışmayı yorulmadan anlatıp duran emekli generalleri dinlemekle vakit geçiriyor.
Kimse bu emekli askerlere sormuyor, madem bu kadar bilgili ve tecrübeliydiniz, gelmiş geçmiş bütün hükümetlerin desteği arkanızdayken ve dahası ABD 1999 yılında getirip Öcalan'ı da size teslim ettiğinde niçin bu savaşı bitirmek için harekete geçmediniz?
Operasyonu muhtemel sonuçlarından soyutlayarak yürütülen tartışmalar gösteriyor ki, bu konuda da hükümet ve askeri kurumlar arasında tam bir mutabakat bulunmuyor. Tezkere'nin Meclis'ten geçtiği gün, Cemil Çiçek ve Başbakan ısrarla operasyonun PKK'yi hedeflediğini, Kuzey Irak'taki güçlere yönelik olmadığını açıkladılar. Bu konuda sürdürülen tartışmalar Kürt sorunundan, AKP ve ordunun aynı şeyleri anlamadığını ortaya koyuyor.
Orduya göre, operasyon, oluşan Kürt devletinin maliyetini artırmaya yönelik ve 'asıl mesele PKK' değil.
Dahası, Kuzey Irak sınırımızın değişmesini ve Misak-i Milli sınırlarının Musul'u kapsamasını isteyenler bile var.
Böyle bir talep, BM, AB ve başka platformlarda nasıl kabul görebilir ki?
Oysa sınır komşularımızla kalıcı bir diyalog ve barışçıl bir dış politika hem daha az zamanda sonuç verir hem de Türkiye bölgesel bir aktör olmayı kardeş bir halkla işbirliği yapmak yoluyla daha güvenli ve sağlam temellere oturtmuş olur.
Ama bu da, 'Bundan böyle namlularımız Barzani'ye çevrilidir -Hedefimiz Barzani'nin askeri ve ekonomik hedefleridir-. Amacımız oradaki 'Kürt rüyasını' Türk kabusuna çevirmektir' demekle olmaz.
Etkili bir Kürt bu durumda çıkıp Kürtlere, 'Türk kabusu yaşamak istemiyorsanız namlularınızı şuraya buraya yöneltin' dese ne olacak?
Kürtlerin gördüğü rüyanın kabusu haline gelmek Türkiye'nin işi ve amacı olmamalıdır...