Şiddetinizle barışmayacağım

Çalıştığım gazetede altına imza attığım "kadın" haberlerinden birinin başlığı buydu: "Şiddetinizle barışmayacağım!" Aynı gazeteden "şiddete uğradığım" için ayrılmak zorunda kalmak, sıralanabilecek tüm...
Haber: İNCİ HEKİMOĞLU / Arşivi

Çalıştığım gazetede altına imza attığım "kadın" haberlerinden birinin başlığı buydu: "Şiddetinizle barışmayacağım!" Aynı gazeteden "şiddete uğradığım" için ayrılmak zorunda kalmak, sıralanabilecek tüm, "şiddetin içselleştirilmesi", "erkek egemen ideoloji", "ayrımcılık", "cinsiyetçilik" vb. gibi kavramların, (bazılarınca şu ya da bu biçimde sınırlanarak, daraltılmaya çalışılan) belli bir gruba, sınıfa, kategoriye, örgütlenmeye ya da ideolojiye ait olmadığını göstermesi açısından yeni değil ama çarpıcı bir örnekti.
Feminizm, 1990'ların başında "Bağır herkes duysun" sloganıyla, ev içi şiddete karşı mücadele başlatmış, "aile"yi sorgulamaya açarak, ev içinde yaşananların özel değil, evrensel olduğuna vurgu yapmıştı. Bu mücadele sokakta, işyerinde olmak üzere kamusal alanlara da taşınmış, şiddeti "fark edilir" yapmıştı. Ancak daha çok "kendi aramızda" dillendirip tartışmaya açmaktan kaçındığımız, çoğumuzun geçmişinde "yoldaşı" olmuş, aynı saflarda yer almış, sisteme karşı direnmenin bedelini çok benzer biçimlerde ödediğimiz, "yükselen milliyetçilik", hatta "kafatasçılık"la birlikte, "postal demokrasisi" ile "molla demokrasisi" arasında köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığımız bu kritik günlerde yine aynı saflarda yer aldığımız, almayı seçtiğimiz erkeklerin içinde olduğu "zımni" ve özgün anlamından farklı bir "özel alan" olgusunun varlığını da kabul etmeliyiz. Ki bu "özel alan", özgün anlamıyla "özel"de olduğu gibi, sivil toplum örgütlenmelerinde, meslek odalarında, "demokratik kamuoyu"nu oluşturan alanlar başta olmak üzere, neredeyse tüm alanlarda bir tür "dokunulmazlık"la varlığını sürdürüyor, dokunmaya kalkana ise "cıs" deniyor.
"Muhalif", "sol" ve "halktan yana" gibi kavramlarla anılan/tanımlanan "özel alan"larda, birbirlerine ve farklı görüşler dile getirme "cesareti" gösterenlere "hakaret, küfür ya da yumruklaşma" türü yöntemleri kullanmaları, yapılan uyarıları da "haklısın"la geçiştirip, göz yummaya devam etmeleri bulundukları noktanın vehametini gösterse de, bu şiddetin bir kadına yönelmesi karşısında aldıkları tutum ise vehametin bile ötesindedir. Üstelik, süregelen zeminin yarattığı bu şiddet, erkeğe yöneldiyse "işten çıkarılması" gibi sonuçlar doğururken, kadına yönelince giden "kadın" oluyor.
Çünkü "o" kadın ya da "kadınlar" "şiddetle barışmayı" reddetmişlerdir.
Tıpkı polisin, karısını döven kocayla barıştırmaya çalışması gibi, kadını önce barıştırmaya çalışıp olmazsa "kuyruk sallama"nın bir başka versiyonu olarak "o da hak etti" klişesine sığınan, o da olmazsa polisin, "polise şiddet uygulama, mukavemet vs." gibi iddialarla soruşturma açması gibi, kadını soruşturmaya tabi tutan, kısacası bildik tüm "resmi ideoloji" argümanlarını kullanan "özel alan"ların bu "erk" sahipleri artık "dokunulur" olmak zorundadır. Bu farklı türden, farklı alandaki "erk" sahiplerinin de, bu "erk"e boyun eğen kadın ya da erkeklerin de kendilerini sorgulama, yüzleşme ve şiddet karşısında sigortalı olmadıklarını fark etmeye ihtiyaçları vardır. Dönüşmek ve dönüştürmek, ancak sistem dışından bakmakla mümkün olabilir.
Söz konusu "medya" olunca, her tür şiddetin varlığından kuşkusuz bahsetmek gerekir. Ancak itiraf etmeliyiz ki, bizleri asıl yaralayan "dostlarımız, arkadaşlarımız, yoldaşlarımız"dan gelen "şiddet", "ayrımcılık" ve "adaletsiz"lik olmuştur hep.
Amargi'nin son sayısında, "medya ve kadına yönelik şiddet"i konu alan Leyla Şimşek yazısının başlığında aslında durumu özetliyor: "Şiddeti göster, eşitsizliği gizle".
"Bugün pek çok medya kuruluşu, ataerkil pratikleri destekleyerek cinsiyet ayrımcılığını sürdüren bir yayıncılık anlayışına sahip. Önemli bir toplumsal dönüşüm gücünü elinde bulunduran medya kuruluşları, hemen her zaman statükodan yana bir tutum izleyerek, dönüştürücü gücünü hiç kullanmıyor" diyen Şimşek'in değerlendirmesine şunu eklemek istiyorum:
"Pek çok medya kuruluşu" içinde yer almayanların dışadönük yüzlerinde sundukları "eşitlikçi" ve "kadına duyarlı" tavrı, içe dönük yüzlerinde yerini hızla "ataerkil pratiklerinden" gelen ve duymaya çok alışkın olduğumuz "devletin kendini savunma refleks"i gibi, "savunma refleksleri"ne bırakıyor ne yazık ki.
"Sistem, muhaliflerini de kendine benzetiyor" mu gerçekten?