Silahlar sussun!

Geçen hafta sonunda Ankara'da ülkemizin önemli sorunlarından birisi üzerinde iki gün süren bir konferans yapıldı. "Türkiye Barışını Arıyor" başlığı altında düzenlenen konferansta Türkiye'nin geleceğinin, birarada ve barış içinde yaşayıp...
Haber: ERTUĞRUL GÜNAY / Arşivi

Geçen hafta sonunda Ankara'da ülkemizin önemli sorunlarından birisi üzerinde iki gün süren bir konferans yapıldı. "Türkiye Barışını Arıyor" başlığı altında düzenlenen konferansta Türkiye'nin geleceğinin, birarada ve barış içinde yaşayıp yaşayamayacağının şartları, imkanları, ihtimalleri konuşuldu.
Farklı siyasal ve düşünsel çevrelerden çok sayıda aydın, yazar, kanaat önderi ve kitle örgütü temsilcisinin görüşlerini aktardığı toplantıya TBMM'den -bir iki istisna dışında- hiç kimse katılmadığı gibi, Mecliste grubu bulunan partilerden hiçbiri de konferansta gözlemci düzeyinde bile yer almadı. Türkiye'nin yaşadığı en önemli sorunun kalıcı bir yöntemle çözümlenmesine dönük bir arayışın, egemen siyaset anlayışının temsilcileri tarafından görmezden gelinmeye çalışılması, ülkemizde siyasetin sorun çözme arayışından uzak olduğunu göstermesi bakımından ilginç bir örnek oluşturuyor.
Ülkemizin egemen siyaseti, farklı düşüncelerin özgürce tartışıldığı platformlara katılmaktan, bu ortamlarda tartışmaktan kaçınıyor. Hatta, Kürt sorunu. Kıbrıs sorunu gibi önemli konularda nihai kararları siyaset dışı çevrelere, devlete bırakmış gibi görünüyor. Oysa siyaset bu konuları konuşmaktan, cesaretle ve açık yüreklilikle tartışmaktan sakındığı oranda, sorunlarımız daha da içinden çıkılmaz hale gelir. Geçmişte öyle oldu, bugünlere de öyle geldik!
Türkiye, çeyrek yüzyıldır saramadığımız bu yarayı, siyasetin askıya alındığı, yasaklandığı, siyasilerin suçlandığı, tutuklandığı bir dönemde kanattı. Hafızalarımızı tazeleyelim: İnsanların ana dili yasaklandı, doğuştan gelen özellikleri bir eksiklik, hatta suç sayıldı. 12 Eylül 1980 döneminin Anayasa Mahkemesi, "Türkiye'de Kürtler vardır, ben de Kürdüm. Ancak, Misak-ı Milli sınırları içinde Türkiye'nin bütünlüğünü savunuyorum," diyen siyaset adamlarını, cümlenin ikinci parçasını görmezden gelerek ağır hapse mahkum etti. Türkiye'nin her yerinde gençlere, çalışanlara, çalıştıkları alanlarda örgütlenenlere baskılar yapıldı. Bazı bölgelerde bu baskılar bir ceza olmaktan çıktı, zulme dönüştü.
Siyasetin yasaklandığı bir dönemde, her şeyi düşman gören soğuk savaş mantığına teslim olmuş eskimiş bir devlet anlayışının yurttaşlarına reva gördüğü bu saldırı, kendine denk düşen bir başka akılsızlığın benzer direnişiyle karşılık buldu. İnkâr ve baskı, isyan ve şiddeti tetikledi. Haksızlıklara karşı bir başka yanlışlık yol oldu. Çünkü, siyasetin yasaklanmış olması, hakları çiğnenen insanların önünde onlara yol gösterecek demokratik bir anlayışının önderliğinin oluşmasını engelledi.
Aynı süreçte meslek örgütleri ve kitle örgütleri yasaklanıp yargılandığı, kapatılıp sorgulandığı için, insanlar çağın gerisinde kalan buluşmaların, doğum yeri, nüfus kağıdı dayanışmalarının, feodal örgütlenmelerin girdabına sürüklendiler.
12 Eylül çuvalı
Türkiye, bir çeyrek yüzyıldan bu yana 12 Eylül karanlığında kafasına geçirilen bu çuvalın içinde çırpınıp duruyor. Bu anlamsız çırpınmanın sonunda hepimiz derin acılar yaşadık. İnsanlar, imkanlar, zaman heba oldu. Bugün geldiğimiz yer hüzün ve kaygı vericidir. Şimdi, içinde çaresizce çırpınıp durduğumuz bu çuvalı -ya da bir başka deyişle bu deli gömleğini- kafamızdan çıkarmanın yolu, bütün öteki yol ve yöntemleri terkedip, demokratik bir siyaset ortamında buluşmaktan geçiyor.
Çünkü, silah ve şiddet, ne adına ve hangi gerekçeyle olursa olsun, bir çözüm yolu ya da bir hak arama yöntemi olamaz! Silah ve şiddeti mahkum etmeden, devletin, siyasetin, uluslararası toplumun eksiklerini, yanlışlarını, ikiyüzlülüğünü ya da acımasızlığını söylerken, silah ve şiddet konusunda ikircikli bir dil kullanır, bu alanda yapılan hataları kutsamaya, korumaya çalışırsak barış içinde birlikte yaşama yolunda kalıcı ve inandırıcı bir adım atamayız.
Bu açıdan, hukuk devleti kuralları içinde işleyen ve düşünce özgürlüğünde güvencelerini bulan demokratik bir siyaset ortamı, bir toplumun sorunlarını konuşmasının, anlamasının, çözümlerini aramasının ve anlaşmasının çağımızda artık tek yoludur. Çözümün yolu artık silahların susması, özgür, demokrat, katılımcı bir ortamda siyasetin konuşmasıdır. Ancak, Türkiye'de siyaset bu işlevini yeterince yerine getirmiyor. Siyasetin alanına giren konularda devletin yerleşik kurumları (askeri-mülki-adli yüksek bürokrasi) konuşuyor, tartışıyor, hatta karar veriyor, sonucu onlar belirliyor.
Herkesin bildiği bir örnek üzerinden anlatmak gerekirse, örneğin bir siyaset adamı, Türkiye'nin en önemli sorunlarından birisi üzerinde farklı bir çözüm arayışını dile getirince, kendisine askeri hiyerarşinin başı muhatap olur ve siyasetin öteki unsurları susarsa, o ülkede demokratik bir siyaset yapılanmasından söz edilemez. Siyaset üzerinde bir vesayet sisteminden söz edilebilir. Ve bu durumda siyaset bir aldatmaca olmaktan öte geçemez! Bu açıdan, yeni bir siyaset dili ve duruşu oluşturmak ihtiyacı, üzerinde konuştuğumuz barış konusu başta olmak üzere bütün sorunlarımızın çözümü için birinci şarttır.
Türkiye, bin yıldan bu yana, farklı kökler ve inançlardan gelerek bu topraklarda aynı kaderi paylaşan insanların birlikte kurdukları devletin adıdır. Buna karşılık devlet, bütün bu farklılıkları, -bu köklü bir tarih ortaklığının hoşgörüsü ve özgüveniyle kucaklamak yerine- sürekli bir tehlike kaynağı olarak gördü; dışlamaya, baskı altında tutmaya çalıştı.
Oysa devletin görevi, bir kısım yurttaşların kimlik ya da kişilik hakları üzerinde baskı oluşturmak, insanların isimlerine, biçimlerine karışmak değildir. Devletin görevi, kişiler, gruplar ve bölgeler arasındaki her türlü haksızlığı, ayrımcılığı, adaletsizliği gidermeye çalışmaktır.
O nedenle bugün Türkiye'de Kürt sorunu sadece bir güvenlik sorununa indirgenemez. Karşı karşıya bulunduğumuz sorun önce bir demokrasi sorunudur. Türkiye demokrasisi çoğunluğun yönetimi anlayışından çoğulculuğa geçemedi. Oysa demokrasi her şeyden önce çoğulculuktur.
Çoğulculuk
Türkiye, etnik duyarlılıklardan kaynaklanan sorunlarını, ancak çoğulculuk anlayışını içselleştirerek aşabilir. Devletin birliği ve ülkenin bütünlüğü, bütün farklılıklar içinde herkesi eşit haklara sahip kılarak ve bütün yurttaşların hukukunu ve onurunu yüksekte tutmayı devletin asli görevi sayarak korunabilir. Etnik milliyetçilik, dışlayıcılık, kendini üstün ve başkalarını hor görme kimsenin hakkı olamaz. Herkes doğuştan gelen özelliklerini bilmek, anadilini öğrenmek ve geliştirmek hakkına sahip olmalıdır. Yasalarda ve uygulamalarda etnik çağrışımlar yapan deyim ve vurgular hukuk ve eğitim metinlerinden çıkarılmalıdır.
Öte yandan, Kürt yurttaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı coğrafya Türkiye'nin en geri, bölgeler arası gelir adaletsizliğinin en yoğun olduğu yörelerimizdir. Bu bakımdan sorunun ekonomik boyutları görmezden gelinemez. Ekonomide yaşanan büyümenin sonuçlarının Doğu ve Güneydoğuya yansıtılması, bir anlamda bir kalkınma seferberliğinin başlatılması şarttır. Bunun için kamuya öncülük görevi düşecektir. Aynı şekilde, bölgede bir eğitim seferberliğinin başlatılması ekonomik ve toplumsal kalkınmanın sürdürülebilir olması için vazgeçilmez bir gerekliliktir.
Kürtler ve Türkler bin yıldan bu yana olduğu gibi, bugün de, sadece Anadolu'da değil bütün Ortadoğuda aynı kadere bağlı görünüyorlar. Türkiye'de kalıcı bir barışın sağlanması ve üniter yapı içinde gönüllü birlikteliğin gerçekleştirilmesi durumunda, Ortadoğu Kürtlerinin dünyaya açılmak için Türkiye'den daha iyi bir seçeneği görünmüyor. Aksine bir gelişme, yani sorunun barış ve gönüllü birliktelik temelinde çözüm yoluna konulamaması, sadece Türkiye için değil, bu coğrafyada yaşayan öteki halklar için de yeni yıkım ve yoksulluklar getirebilir. Böyle bir talihsiz sürüklenişe artık hep birlikte karşı çıkmalıyız.
Yıllardan beri Türkiye'de Kürt yurttaşlarımızı görmezden gelenler, sorunun dış kaynaklı olduğunu iddia ettiler. Şimdi gerçekten sorunun dış boyutlarının gözardı edilemeyeceği bir ortama geldik. Hatta bugün bu bölgede barış, yıllardan bu yana coğrafyamızı ateş çemberine dönüştüren uluslararası güçlerin yeni konumları ve yararları için de gerçekleştirilmek isteniyor. Sorun şimdi gerçekten dış kaynaklı.
Ve şimdi biz çözümü içimizde arayarak, bularak ve gerçekleştirerek üzerinde yaşadığımız topraklara karşı tarih önünde kimseyi utandırmayacak olan bir duruşu hep birlikte sahiplenebiliriz, sahiplenmeliyiz.