Silahlara veda

Silahlara veda
Silahlara veda

Kürt sorununun çözümü için Trakya dan başlayıp Hatay a kadar yayılan kıyı milliyetçiliği nin de iyi anlaşılması gerekli.

AKP'yi siyaseten zayıflatacak, ezberini bozacak bir şey yapılmak isteniyorsa bunun bir yolu var: Kürt hareketinin "kendi kararı ve iradesiyle" silahlı mücadeleye son vermesi
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

1984’ün yaz aylarında başlayan ve Süleyman Demirel’in “29. Kürt İsyanı” diye nitelendirdiği siyasal-toplumsal sürecin sonuna mı geliyoruz? İsyanın sona erdiği söylenemez ama Kürt hareketinin çeşitli sözcülerinin yaptığı açıklamalardan da anlaşıldığı kadarıyla “silahlı mücadele”nin sona yaklaştığı söylenebilir. Bu açıklamaların da işaret ettiği gibi, gerek uluslararası koşullar gerekse ABD’nin Irak’tan çekilmeye başlamasıyla birlikte Ortadoğu’nun yeniden düzenlenmesiyle ortaya çıkacak konjonktür dolayısıyla Kürt sorunu artık eski biçimleri içinde kalmayacak. Bunlara Türkiye’nin iç koşullarındaki değişimi ve Kürt hareketinin temel taleplerindeki farklılaşmalar da eklendiğinde bu süreçte her yönden bir dönüm noktasına gelindiği açık. Nitekim PKK ’nin 2011 seçimlerine kadar aldığı “eylemsizlik” kararı da bunu doğrulamış ve gerçekte silahlı mücadelenin eskisi gibi süremeyeceğini, hatta artık sürmediğini de ilan etmiş oldu. 

AKP ne ister?
Şu anda hükümet olan AKP, tıpkı daha önceki hükümetler gibi, Kürt sorununu isyancıları teslim olmaya zorlayarak veya ikna ederek ve mümkün olan en az şeyi vererek sonuçlandırmaya çalışıyor. Hükümet edenler her zaman için kendilerine rağmen kazanılmasını istemezler çünkü başkaları da aynı yolu izlerse otorite ve iktidar zaafa uğrar. Eğer ille de kazanılacak bir şey varsa o da “kazanılmış” değil hükümet edenlerin “verdiği”bir şey olmalı, toplumsal bilinçte öyle algılanmalıdır. Mücadeleyle elde edilmiş şeyler toplumsal bilinçte iz bırakır; bu bilinci dönüştürür. Öyleyse AKP’nin de paylaştığı bu siyasi/yönetsel anlayışa rağmen neden Kürt hareketi bu partiye önümüzdeki seçimleri daha da güçlenerek kazanacağı bir fırsat sunuyor? Ve bunun da pekâlâ farkında olduğu için, neden bir yandan da AKP’nin siyaseten ne kadar güvenilmez, ne kadar yanlış olduğunu daha yüksek sesle ilan ediyor?
Hem AKP’yi çözüm için asıl muhatap kabul edip hem de ona karşı daha ağır laflar etmenin bir hükmü yok. Ancak gerçekten AKP’yi siyaseten zayıflatacak, ezberini bozacak bir şey yapılmak isteniyorsa bunun bir yolu var: Kürt hareketinin “kendi kararı ve iradesiyle” silahlı mücadeleye son vermesi, silah bırakması...
Hemen her şey silahlı mücadelenin sonuna gelindiğini gösterirken ve artık bu açıkça dile getirilmeye başlanmışken Kürt hareketinin bu noktada sağduyulu ve uzun vadeli bir değerlendirme yapması, sadece yakın gelecek açısından değil, Türkler ve Kürtler arasında yeni ve barışçı, kardeşçe ilişkiler kurulması, toplumun bir bütün olarak demokratik bir tarzda yeniden inşa edilmesi açısından da çok önemli. 1984 yazında başlayan sürecin çeyrek yüzyıla yayılarak ve on binlerce yaşama mal olarak sürmesinin esas nedeni Fırat’ın doğusunda lokalize edilmesi, Fırat’ın batısının bu süreçten uzak tutulmasıdır.
Olanları televizyonlardan, gazetelerden başka bir ülkede cereyan ediyormuş gibi izleyen “çoğunluk”, asker tabutlarıyla karşılaştığı ölçüde önce “teröristlere”, giderek de bütün Kürtlere öfke ve tepki duymaktan başka bir şey yapmadı. Böylece, onca genç fidana ve kayıplara rağmen, hayat sanki hiç değişmeksizin akıp giderken, “Devleti yenemeyiz ama devlet de bizi yok edemez” denilen noktaya gelindi. 

Türkler nasıl algılayacak?
Şimdi Öcalan’la yapıldığı söylenilen görüşmelerle soruna barışçı ve demokratik çözüm yolları müzakere ediliyorsa, kuşkusuz en önemli konu silahların bırakılması, “dağdan inme” meselesidir. Eğer gerçekten silahların bırakılacağı bir noktaya geliniyorsa bunun özellikle Batı’da, “Türk kamuoyu” tarafından nasıl algılanacağı çok önemli. Eğer “çoğunluk”, “Türk kamuoyu” silah bırakmanın hükümetin, ABD’nin veya herhangi bir gücün baskısı veya tehditleriyle, zorla sağlandığını düşünürse, böyle algılarsa farklı; Kürt hareketinin bunu kendi iradesiyle ve Türklerle demokratik ve barışçı koşullarda birlikte yaşamak için yaptığını düşünürse, böyle algılarsa çok daha farklı sonuçları olacaktır. İlk algılayış biçiminde bu süreçte birikmiş sorunların, gerilimlerin geride kalması kolay olmaz. Ama diğer algılayış biçimi egemen olursa birikmiş sorunların hızla aşılması, barışçı ve demokratik bir ortama geçilmesi çok daha kolaylaşır.
Bu karar aynı zamanda yeni bir dille, Türkler ve Kürtler arasında yeni bir ilişki kurma iradesini ortaya koyarak Batı’ya anlatılırsa gerçekten de yeni bir dönemin kapısı açılmış olur. Ama böyle bir inisiyatif geliştirilemezse, silah bırakılsa bile bu durum isyanın bastırılmasında bir aşama olarak algılanacak, bir tür teslimiyet beklentisi yaratacaktır ki, bu ortamın demokratik ve barışçı bir çözüme katkı sağlaması mümkün değildir.
Gelinen noktada temel mücadele biçimlerinin farklılaşması açısından Kürt hareketinin kritik bir karar vermesi gerekiyor. Özellikle “demokratik özerklik” başlığı altında ifade edilen talepler Türklerle eşit, özgür ve kardeşçe yaşamanın yolu olarak sunulabilirse önümüzdeki süreç gerçekten demokratik bir toplum inşa etmek açısından bugün sahip olmadığı olanaklara kavuşabilir. 

‘Kıyı milliyetçiliği’ anlamalı
Trakya’dan başlayıp Hatay’a kadar yayılan “kıyı milliyetçiliği” en azından Kürtleri anlamaya çalışmaz ve yeni bir siyasal-kültürel ortama taşınmazsa, orta Anadolu’nun şoven kesimlerinin MHP yerine AKP’ye oy vermeleriyle Kürt sorununun demokratik çözümü açısından fazla ileri gidilemez. “Kıyı milliyetçiliği” sorunun demokratik çözümüne kazanılmadan gerçek bir ilerleme sağlanamayacağını görmek gerekir. Dolayısıyla, eğer gerçekten silahlara veda etme noktasına geliniyorsa, bunun gerçekleşme biçimi ve toplumun farklı kesimleri tarafından nasıl algılanacağı son derece önemli. Bu topraklarda yan yana, barış içinde ve kardeşçe yaşanacaksa atılacak adımların siyasi, kültürel ve toplumsal sonuçları iyi düşünülmek zorunda.
Çeyrek yüzyıl önce silah nasıl bir “politik eylem” olarak ele alındıysa bırakılması da elbette yine bir “politik eylem” niteliğindedir ve önümüzdeki süreci belirleyici sonuçları olacaktır. Siyaset denilen şey de bu sonuçları kendi lehine çevirmek değil midir?