Silahsız kuvvetler iş başında

28 Şubat'ta hedefte Refah Partisi veya Fazilet Partisi olunca "vicdandan, adaletten" veya "dürüst, namuslu gazetecilik"ten söz eden yayın organlarının şimdi hedefte SDP gibi küçük bir sol parti olunca nasıl da vicdanları kararıyor
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Sadece Sincan’da tankları yürüterek değil esas olarak “silahsız kuvvetler” diye nitelendirilen medya ve bazı kitle örgütleri kullanılarak “demokrasiye balans ayarı” yapıldığı iddia edilen ve daha sonra bizzat uygulayıcıları tarafından “postmodern darbe” diye adlandırılan 28 Şubat sürecinin en çok tartışılan olaylarından biri, bazı gazetecilere kurulan tezgâhtı. Baş aktör zamanın Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir’di. 28 Şubat’ın beyni olan bu generalin hazırladığı bir “andıç”ta PKK ’nin önde gelen isimlerinden Şemdin Sakık’ın ifadelerinde Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’ın PKK ile işbirliği içinde olduğunu söylediği iddia ediliyordu. Genelkurmay’dan gelen her şeyi olduğu gibi yayımlamakla kendisini görevli gören anaakım medya, derhal bu iki gazeteciye tavır alacaktı. Bir süre sonra çalıştıkları gazetelerden de kovulan bu iki gazetecinin yanı sıra andıçta ismi geçen Mahir Sayın’ın gazeteci kimliği yoktu ancak sosyalist hareketin bilinen isimlerinden biriydi. O tarihte İsviçre’de yaşamakta olan Sayın bu andıçtan pek etkilenmedi ama yine andıçta “Apo’nun tabancası” diye adlandırılarak hedef gösterilen İHD Genel Başkanı Akın Birdal, silahlı saldırıya uğradı ve ölümün eşiğinden döndü.
Bir süre sonra Sakık’ın böyle bir ifadesi olmadığı, bunların tamamen uydurma ve o sırada yürütülmekte olan psikolojik savaşın bir parçası olarak üretildiği ortaya çıktı ama bu arada 28 Şubatçılar da hayli mesafe almış ve amaçlarına ulaşmışlardı.
Böyle yalan dolanla, psikolojik savaş yöntemleriyle yürütülen, “silahsız kuvvetler” aracılığıyla uygulanan bu sürecin yol açtığı haksızlıklar, adaletsizlikler AKP gibi bir partinin doğmasında ve hızla güçlenmesinde büyük rol oynadı. Darbe süreci sona erip rejimde bir miktar normalleşme görülünce kurulan AKP, ilk seçimde iktidara yerleşti ve geride kalan sekiz yılda da iktidarını iyice sağlamlaştırdı.
1997’de yaşanan 28 Şubat’ın üzerinden 13 yıl geçti ve iki hafta önce yapılan 12 Eylül referandumundan sonra artık “ileri demokrasi”ye geçtiğimizi ilan eden ve bizzat kendisi de 28 Şubat’ın mağdurlarından olan Başbakan Erdoğan’ın devri iktidarında 28 Şubat’ta olanlara çok benzer şeyler oluyor. Ancak 28 Şubat’ın kimi mağdurları, yeni “silahsız kuvvetler” olarak devrede ve bu kez başkalarına haksızlık ve zulüm yapılmasına aracılık ediyorlar...

Kod adı “son tezgâh”
Bu kez kod adı “Son tezgâh” olan gizli bir tanık bulunduğu söyleniyor. Gerek bu tanığın ifadeleri, gerekse bir süredir yapılan izlemelerin sonucunda Akın Birdal’ın “Onursal Başkanı” olduğu Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) yöneticileriyle birlikte ünlü polis şefi Hanefi Avcı’nın da iliştirildiği “Devrimci Karargah Örgütü” tutuklamaları yine PKK ile bağlantılı bir operasyon olarak sunuluyor. 28 Şubat’ın andıçlanan isimlerinden Mahir Sayın’ın yine resmin içine yerleştirilmesiyse olayın dikkat çekici yönlerinden biri. 17 kişinin gözaltına alındığı ve 13’ünün tutuklandığı bu operasyonla ilgili olarak basına verilen bilgide “örgüt lideri Mahir Sayın’ın da yurtdışına kaçtığı” belirtiliyordu. Başta 28 Şubat döneminin mağdurlarını sahiplenen Yeni Şafak, Zaman, Vakit gazetesi, Samanyolu ve Küre televizyonu gibi yayın organlarının üzerine atladığı ve basının diğer kesimlerinin de onları referans göstererek kullandığı bu “ haber ”, en az Hanefi Avcı “haberleri” kadar uydurmaydı. Zamanında basına yansıdığı ve soldaki gelişmeleri biraz takip eden herkesin de bildiği gibi, üç yıl önce meydana gelen bir siyasi anlaşmazlık sonucunda Mahir Sayın’ın SDP ile hiçbir ilişkisi kalmadı. Ve SDP’den ayrılanların oluşturduğu, İşçilerin Sosyalist Partisi ile birlikte hareket ediyor. Ayrıca halen İsviçre vatandaşı olan Sayın’ın operasyon öncesinde İsviçre’ye gidişini “örgüt lideri yurtdışına kaçtı” diye duyurmak ancak “silahsız kuvvetler” mantığı ve misyonunun sonucu olabilirdi. 28 Şubat’ta hedefte Refah Partisi veya Fazilet Partisi olunca “vicdandan, adaletten” veya “dürüst, namuslu gazetecilik”ten söz eden bu yayın organları şimdi hedefte SDP gibi küçük bir sol parti olunca nasıl da vicdanları kararıyor, hemen “terörist örgüt” muamelesi yapıyorlar?
Milliyetçi-muhafazakâr bir kimliği olduğu bilinen, “Benim ömrüm sol örgütlerle mücadeleyle geçti, ben nasıl sol örgüt üyesi olurum?” diye bas bas bağıran Hanefi Avcı’nın bu operasyona dahil edilerek tutuklanmasının yazmış olduğu kitapla ilgisinin olmadığını hangi vicdan sahibi söyleyebilir? Ve bu ünlü polis şefinin sesine kulak verilmediği bir ülkede kimin sesi duyulabilir, kimin feryadı, adalet isteyen haykırışları yeni iktidar sahiplerinin sırça köşklerine kadar ulaşabilir?

Mazlum zalim olursa
İktidar sahipleri değişse de siyasal sistemin temelde değişmediği, yeni sahiplerine eski biçim ve yöntemlerle hizmete devam etmesi karşısında anlatılan demokrasi masallarına nasıl inanılabilir? Örneğin, referandumda yüzde 58’in demokrasiye destek olduğunu anlatan ve kendisi de andıçlanmış gazetecilerden biri olan Cengiz Çandar, acaba bu olayla ilgili ne düşünüyor? Sistemi, onun yol açtığı haksızlıkları, zulmü eleştirerek iktidara gelenler, devlet aygıtı içinde kendilerine aynı şekilde hizmette kusur etmeyen kişileri ve kurumları bulunca, memnun olup onlar aracılığıyla yönetmeye başladıklarında, iktidardan uzaklaştırdıklarının kaderini paylaşmaktan kurtulamazlar. Yani mesele sadece YÖK falan değil, 28 Şubat sürecinde devlet aygıtı ve “sivil toplum” nasıl çalıştıysa, nasıl işlediyse şimdi de öyle çalışmaya ve işlemeye devam ediyor. AKP’nin “ileri demokrasi”sinin bu alanda hiçbir şeyi değiştirmediği bu operasyonla bir kez daha ortaya çıktı. Sadece şimdi hedefte başkaları var, zulme uğrayanlar sol ve “AKP karşıtı” olunca bunu hak ettikleri anlatılıyor veya gerçekler görmezden geliniyor.
Ordunun, Silahlı Kuvvetler’in siyasetten uzaklaştırılması ve kendi alanına doğru itilmesi, darbe girişimlerinden hesap sorulması iyidir de onların boşalttığı alanı 28 Şubat’ta olduğu türden bir “silahsız kuvvetler” işgal ettiğinde, temelde değişen fazla bir şey olmaz. Sadece iktidar mevkiine geçenler değişmiş, diğer her şey yerli yerinde duruyor demektir. AKP’nin ne kadar demokratik olduğunu anlatanlar, olan bitenlere ve özellikle bu son operasyona bir de bu açıdan bakarlarsa ve hâlâ bir vicdanları varsa, bu hakikati görebilirler.
Mazlumların iktidar mevkiine geçince zalim haline gelmesi ilk kez olmuyor. Haksızlıkların, adaletsizliklerin bu kadar uyduruk gerekçelerle, bu kadar pervasızca yapılması da ilk kez değil. Ancak ne olursa olsun mazlumun ahı da yerde kalmıyor. 28 Şubat’ın zulmü AKP’yi doğurmuş ve o AKP 28 Şubatçılardan hesap sormuşsa AKP’nin zulmü de elbet kendisinden hesap soracak bir gücün doğmasına yol açacaktır.