Şimdi barış zamanı

Kant'ın 'Dünya Barışı' fikrinin gerçekleşmesini imkansız hale getiren en önemli gelişme, bir yanıyla, daha 20. yüzyılın ortalarından başlayarak meydana gelen ve...
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

Kant'ın 'Dünya Barışı' fikrinin gerçekleşmesini imkansız hale getiren en önemli gelişme, bir yanıyla, daha 20. yüzyılın ortalarından başlayarak meydana gelen ve ABD'ye tek kutuplu dünyanın hakimi olma yollarını açan muazzam değişimlerse, bir yanıyla da kuşkusuz küreselleşmenin yarattığı yeni koşullarda her geçen gün bir yenisi "inşa" edilen uluslar ve bu inşa edilmiş uluslar arasında sürüp giden ve dünyayı kana bulayan çatışmalardır.
Yeni yüzyıl acaba "ulusal hedeflerimiz" ve "amaçlarımızla" bir yüzleşme yüzyılı olabilecek mi? Acaba ayaklarımızı bastığımız toprağı vatan olarak kabul edebilecek ve bu kabulü, birarada yaşayarak, hayatı birlikte paylaştığımız insanı ya da insanları ulusumuz olarak tanımaya ve bilmeye kadar vardırabilecek miyiz?
İkiz kulelere yapılan saldırının ardından uluslararası topluluk, dünya barış fikrinden ve mücadelesinden biraz daha uzaklaştı. Yarattıkları uygarlıklar ve insanlığın kültürel mirasındaki payları doğru dürüst kabul edilmeyen yeryüzünün bütün "ötekilerine" karşı birlikte ve ayakta olmak -United we Stand-, "düşmana" karşı tetikte olmak -be alert-, başta ABD olmak üzere Batı dünyasının uluslarını kuşatan temel bir psikoloji haline geldi.
Batı sadece ABD'den ibaret değil. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Avrupa'da başlayan geçmişle yüzleşme ve sorgulama, toplama kamplarında kaybedilenlerin anısı, "kişisel ve bedensel dokunulmazlığın ihlali" karşısında yeni bir demokratik ve siyasi etik yaratmış, bunun yarattığı duyarlılık AB'nin ve BM'nin sayısız kurucu sözleşmesine kaynaklık etmişti. Fakat, 11 Eylül'de ikiz kulelere yapılan saldırının sonucunda başlayan uzun vadede bir savaş ve güvenlik konsepti hem ABD'de hem de Avrupa'da uluslararası hukuku yeniden tartışmaya açtı.
Kaldı ki, yüzyılın faşist-totaliter sistemlerinin yönetimlerinin gerçekleştirdiği vahşet, soykırım ve katliamlar, uluslararası hukukun masumiyetini tartışmalı hale getirdi ve Habermas'ın deyişiyle, dünya uzun zamandır "klasik uluslararası hukuktan Kant'ın dünya vatandaşlığı olarak öngördüğü geçiş dönemine" girdi.
Kuşku yok ki, modern dünyayla muazzam çelişkiler yaşayan üçüncü dünyanın totaliter sistemlerinin ve köktenci akımlarının giriştiği uluslararası eylemler bu geçiş döneminin zorluklarını hazırlayan faktörlerin başında geliyor. Bugün Amerikalıların yüzde 60'ı, Irak'ın işgalini ve Saddam rejiminin yıkılmasını, ikiz kulelere yapılan saldırının bedeli olarak görüyor. Madalyonun bir de öbür yüzü var. İronik olarak görülebilir belki, ama çok ağır sistematik ihlallerle karşı karşıya kalan ve sürekli olarak bombalanan. Sünni Arapların yaşadığı trajedi Irak'ın Şii kentlerinde yaşayan Şiilerin ve Erbil'de, Süleymaniye'de yeni bir ulus "inşa" eden Kürtlerin yaşadığı coşkuyu yok edemiyor.
1 ve 11 Eylül
Uluslararası hukukun ihlali pahasına gerçekleşen işgallerin bu ülkelerde açığa çıkardığı farklılığa rağmen, uluslararası hukukun Afganistan'da, Irak'ta, kısmen Balkanlar'da ihlali, evrensel hukukun geleceği üzerine bir tartışma başlattı. Amerikan politikalarına uluslararası sadakati kınayan ve Avrupa başkentleri Roma, Barselona, Berlin ve Paris'te 15 Şubat 2003'te gerçekleşen gösteriler, Avrupa'da yeni bir kamuoyunun doğuşunu açıkça ortaya koydu.
15 Şubat gösterilerinin bir miladı ifade ediyor olmasına rağmen, umumi bir kayıtsızlığın yarattığı sonuçlarda, uluslararası hukukun ve egemenlik kavramının bugün yeniden, ama bu kez totaliter amaçlarla tartışılıyor olmasının da büyük payı var. Filistin, Afganistan, Irak, küresel ve bölgesel bir sorun haline gelen Kürt sorunu, kanımca bu kamusal kayıtsızlıktan payını almış sorunlar olarak beliriyor.
İşte bu yüzden, 1 Eylül ve 11 Eylül'ün yıldönümünde, barış için yapılan her şeyin yankı bulması, çok boyutlu, derinlikli ve etkili olması, her şeyden önce, barış aktivistlerinin hem kendi halklarını hem de dünya halklarını kayıtsız kalınmayacağına inandırmaktan geçiyor.
Barış süreci, uluslararası bir anlaşma, karar ya da müzakere sürecinden farklı bir zorluğa sahiptir, zira temel bir ilke olan hukukun ve özgürlüklerle birlikte adaletin inşasını içerir. Bir başka gereklilik, uzlaşmaya yönelik çabalardır. Savaş dönemine ait bir bellek, toplum içinde çatışmayı besleyen kalıcı bölünmeler yaratır. Bu bölünmeleri ortadan kaldırmanın yolu uzlaşma ve barış süreci için gerekli olan koşulları yaratmaktan geçiyor. Bu koşulları yaratmak doğal olarak, şiddetin yeniden üretilmesini sağlayan koşulları ortadan kaldırmayı gerektirir. Bugün geldiğimiz noktada, bütün ulusların kulak verebileceği evrensel dünya barışı fikrine ve bu fikirden kaynaklanan evrensel örgütlenmelere ihtiyacımız var. Birleşmiş Milletleri bütün kurumlarıyla yeniden inşa etmek ve bir Dünya Parlamentosuna giden yolu açmak, dünyamızın barış ihtiyacı olmak üzere, birçok sorunlarını tartışacağımız yeni alanlarla buluşmak anlamına gelecektir.
Ve 1 Eylül'de Ankara'da, hem Türkiye'nin toplumsal barışına katkı sunmayı hem de dünya barış hareketinin bir parçası olmayı hedefleyen Türkiye Barış Meclisi kuruldu. Barış ve demokrasi güçleri için yeni bir çalışma alanı da böylelikle açılmış oldu. Yaşadığımız sorunlara çözüm üretemeyen, kimi zaman da bu sorunların daha da büyümesine yol açan geleneksel kurumlar ve partiler dışında, toplumun hareket yeteneği olduğuna inanan yazarlar, sanatçılar, politikacılar, aydınlar, insan hakları savunucuları, 13-14 Ocak tarihlerinde Ankara'da gerçekleştirdikleri "Türkiye Barışını Arıyor" konferansının amaçları doğrultusunda, çalışmalarını sürdürdüler ve Türkiye'nin Barış Meclisi'ni kurdular. Ocak ayında gerçekleşen konferansın çağrıcıları, daha şimdiden ortak bir belleğin acısı ve yası haline gelen Hrant Dink'in ve Orhan Doğan'ın bizlere miras kalan mücadele anılarına karşı da böylece anlamlı bir sorumluluğu ve sadakati yerine getirmiş oldular. İnsanları biraraya getiren en değerli şeyin diyalog, uzlaşma ve tolerans olduğunu gösterdiler. Savaşın değil barışın dilini konuştular. Sivil politikalar oluşturup farklı seçenekler yaratacak, haksızlığa karşı adaleti savunacak, etnik, dinsel, cinsel aynılaştırmaya karşı farklılıklarımıza sahip çıkacak bir programı kabul ettiler ve 500 civarında katılımcı, "savaş hali"' içinde ve "tetikte" yaşamaya itirazımızı ve utanmadan korkmadan yaşayacağımız bir ülke istediğimizi yeniden ilan ederek, bir Barış Meclisi oluşturdular.
Şimdi barış zamanı. Türkiye'nin yurttaşları, özgürlük ve hak kullanırken yeni kurulan 60. hükümetin korumak istediği güvenlik devletiyle yaşayacakları çelişkinin farkındalar. Güvenliğe, ve 'terörizmle mücadeleye' dayalı bir hükümet programının Meclis'te okunduğu haftanın sonunda, 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde, Ankara'da ilan edilen Türkiye Barış Meclisi işte tam da bu çelişkiyi barış ve demokrasiden yana çözüme kavuşturmak için kuruldu. Türkiye'nin yurttaşlarına hayırlı olsun..