Şimdi konuşmak lazım

Şimdi konuşmak lazım
Şimdi konuşmak lazım
BDP, Başbakan'ın iddia ettiği gibi, PKK'nın doğrudan uzantısıysa, o zaman PKK'nın mecliste grup kurabilecek güçte bir siyasal oluşum olduğu gerçeğiyle yüzleşmek gerekmez mi?
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Başbakan medyaya susmasını emrediyor. Muhalefetin, “terörle mücadele” ve Suriye konularında hükümet politikalarını sorgulamamasını istiyor. Bunlara ilaveten, BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için yeşil ışığa bastığını ima ediyor. Anayasanın açık engelleyici hükmüne rağmen, partisinin grup toplantısında mecliste temsil edilen bir partinin kapatılması hakkında konuşuyor. Daha ileri gidiyor, yargıya talimat verdiğini açıkça söylüyor. Anayasayı iki ayrı konuda açıkça ihlal ediyor.
Başbakan, olağanüstü durum ilan etmiş bir “savaş hükümeti”nin medyadan, muhalefetten, yargıdan ve sivil toplumdan talep etmeye yelteneceği bir desteği ya da en azından sessiz onayı beklediğini gösteriyor. Düşük yoğunluklu, kısmi, bölgesel, nasıl tanımlanırsa tanımlasın, evet ortada bir savaş var. AKP hükümetinin açılamayan Kürt açılımının, Erdoğan’ın MHP tabanından da oy alarak cumhurbaşkanı seçilmeyi güven altına alma hesabının, KCK tutuklamalarıyla Kürt siyasal alanını enterne etme stratejisinin elbiriliğiyle vardığı aşama, içinde olduğumuz fiili savaş durumudur. 

Gerilla meselesi 

PKK açısından terör eylemlerinin de içinde yer aldığı bir savaş bu. “Mazlumun şiddeti mübahtır” ilkesine dayanarak, terör eylemleri dahil, tüm şiddet politikasına meşruiyet kılıfı elde etmeye çalışıyor. PKK, herkesin bildiği ama çoğu kişinin “siyaseten uygunsuzluk” nedeniyle dile getirmekten çekindiği gibi, bir gerilla savaşı yürütüyor. PKK’nın dağdaki militanlarının uluslararası terminolojideki adı, gerilladır. Bir de gündüz normal işinde gücünde olan, gerektiği zaman operasyona katılan, lojistik destek sağlayan bir milis ağı var. PKK’ya Türkiye’den katılım düzenli devam ediyor. Bütün bunları açıkça söylemek, PKK güzellemesi, gerilla tapınması yapmak anlamına gelmiyor. Sorunun gerçek boyutlarını görmeden sorunun kalıcı çözümüne nasıl ulaşılabilir?
Gerilla savaşı ölçütlerinden bakınca, PKK’nın başarısız olduğunu şimdilik söylemek zor. Kendi silahlı gücüne oranla çok kayıp veriyor olmasına rağmen, bölgede silahlı ve siyasal varlığını tüm ağırlığıyla hissettirebilmesi, Türkiye’nin siyasal gündemine Kürt sorununda fiili asli muhatap olarak yerleşmesi, stratejisinin kısa vadede başarılı olduğunun işareti. BDP’yi PKK’nın uzantısı olarak tanımlayarak, Başbakan’ın kendisi de, PKK’nın asli siyasal muhatap addedilme stratejisini desteklemiş oluyor. Eğer BDP, Başbakan’ın iddia ettiği gibi, PKK’nın doğrudan uzantısıysa, o zaman PKK’nın mecliste grup kurabilecek güçte bir siyasal oluşum olduğu gerçeğiyle yüzleşmek gerekmez mi? Başbakan’ın ve AKP stratejistlerinin BDP konusunda takındıkları tavır, PKK’nın asli siyasal aktör olarak kabul edilme stratejisinin nesnel müttefiği işlevi görüyor.
PKK savaşın ve şiddetin dilini konuşuyor. “İşgalci TC ordusu” tabirini düzenli olarak kullanıyor. Basın bildirilerinde, “düşmanın bir askeri gerillamız tarafından öldürülmüştür” türünden ifadeler hemen her gün yer alıyor. PKK, “düşmanla savaşıyor”. Bu “düşman” tabiri, PKK’nın da, kendi etki alanında, kendine mutlak itaat ve biat talep etme stratejisinin bir dayanağı işlevi görüyor. PKK, “düşmanla savaşan” güç olma statüsüne dayanarak, Kürt siyasal alanından mutlak destek talep ediyor. AKP’li siyasetçileri kaçırıyor, çocuğunun dağa çıkmasına karşı çıkan aileleri tehdit ediyor, fidye alıyor. Her ne kadar inkar etse de, sivillere yönelik terör eylemleri düzenlerken ölenleri daha sonra “şehit” ilan ediyor. Türkiye’nin dört bir tarafını kan ve ateşin sarması tehdidini PKK’nın üst düzey yöneticileri düzenli olarak dile getiriyorlar. 

Eylem üstünlüğü 

Bu savaş ve şiddet dilini meşru kılma amaçlı bir devrimci retoriği kullanmayı da PKK ihmal etmiyor. Örneğin HPG’nin Beytüşşebap’ta başlattığı saldırıyı, “devrimci operasyon” olarak tanımlıyor. İki “PKK şehidi”nin adını taşıyan bu silahlı saldırının Cizre ve Silopi’ye yayıldığını iddia ediyor. “Devrimci Halk Savaşı” olarak bir yıldan fazla bir zamandan beri yürütülen savaş stratejisinin kısa vadeli hedefi, esas olarak Hakkari’de bir “kurtarılmış bölge” elde etmek veya en azından bu izlenimi verecek eylem üstünlüğüne sahip olmaktı. Diğeri ise, PKK’nın hala esas hedefinin Türkiye’de siyasal aktör olmak olduğunu ele veren bir amaç. PKK yöneticilerinin özellikle Duran Kalkan ve Cemil Bayık’ın demeçlerinde, “devrimci operasyon”un AKP hükümetini zayıflatmaya, “AKP hegemonyasını kırmaya” yönelik bir operasyon olduğu iddia ediliyor. Ama bu galiba sadece taktik bir gerekçe. Savaş ortamının bunun tam tersi sonuç vermesi, MHP ile AKP’nin yakınlaşması, TSK’nın da operasyonel güç olarak dahil olduğu adı konmamış yeni bir Milliyetçi Cephe’nin ortaya çıkması, güçlü bir ihtimal. Ama bu ihtimal, PKK’nın uzun vadeli stratejisi açısından sorun teşkil etmiyor. Tam tersine, “devrim koşullarını olgunlaştırdığı” iddiasıyla, tercih bile edilebilir. 

Açıkça konuşmak lazım 

Başbakan’ın “susun ve destekleyin” emri ile PKK’nın kendi siyasal-toplumsal etki alanında benzer bir tavrı sergilemesi arasındaki benzerlik, iki tarafın da mutlak hegemonya kurma üzerine siyasal varoluş biçimlerini tasarlamış olmalarından kaynaklanıyor. Sadece bu topraklara özgü olmayan, içinde bulunduğumuz geniş coğrafyanın ortak siyasal kültürü var karşımızda. Devrim asıl bu siyasal kültürün hakimiyetinin toplumsal tahayyülde kırılması demek değil midir?
Bütün bunların açıkça konuşulması, tartışılması, savaş koşullarında bile olsa, demokrasinin gereği ve gücüdür. “Nereye gidiyoruz?” sorusunun soğukkanlılıkla sorulması tam da Başbakan’ın “savaş hükümeti” davranışı sergilemeye başladığı zamanda elzem. Milliyetçi hezeyanlara, mazlumun mutlak haklılığı kılıflı şiddetseverliğe, “silahlı mücadele vermeyene devrimci denmez” bağnazlığına pabuç bırakmadan, her koşul ve ortamda şiddetin meşruiyetini sorgulamak, savaşın dilini, araçlarını eleştirmek, barışın koşullarını inatla aramak, demokrasiyi sadece bir araç değil bir varoluş tarzı olarak benimseyenler için bir görevdir. Başbakan’ın veya başkalarının “susun” talimatına uymak ise, demokrasi ilkelerine ihanet etmek demektir.