Sinema "doğu"ya bakıyor

Bugün son gününü idrak eden Toronto Film Festivali, "öteki"ne dair hikâyelerin çokluğuyla dikkat çekici. Tıpkı Türkiye'den giden iki film gibi!
Haber: NECATİ SÖNMEZ/ Toronto / Arşivi

Eylül ayı, film sektörünün en civcivli dönemi, festivallerin yüksek-sezonudur. Venedik, Toronto, San Sebastian gibi büyük festivallerin biri bitmeden öteki başlar. Ekseriyetle paranın konuşulduğu, partilerde ve bar köşelerinde iş bağlandığı, bir sonraki sene şehrimizin ‘cineplex’lerine hangi filmlerin uğrayacağına karar verildiği bu sinemasal panayırda zamane tüccarları çarkını döndürürken, pazarla işi olmayan sinema meraklıları birkaç iyi film izleme hevesiyle salonlara üşüşür. Benzetmek gibi olmasın, bu tür festivallerde “halktan” seyircilerin hali düğün pastasına üşüşen sineklerinkini andırıyor biraz.
Bu yıl 35. yılını kutlayan Toronto Uluslararası Film Festivali (TIFF), takipçilerine her sene kremalı pastanın hasını sunuyor. Ama dediğimiz gibi, “sade vatandaş” seyircilerden ziyade piyasanın aktörlerine servis ediliyor bu pasta. 9 Eylül’de başlayıp bugün bitecek 35. festivalde, 300’den fazla film var, Nicole Kidman’dan Milla Jovovich’e, Robert De Niro’dan Javier Bardem’e sayısız “yıldız” galalarda boy gösterdi. Festivali çoğu Kuzey Amerika’dan olmak üzere binden fazla gazeteci izliyor. Festivale emek veren gönüllülerin sayısı bile organizasyonun boyutları hakkında fikir verebilir: İki bin küsur.
Festival açısından bu yılın en kayda değer özelliği ise, yapımı yaklaşık on yıl süren yeni festival merkezinin açılışı oldu. Festivalin üçüncü günü gösterişli bir sokak partisiyle açılan TIFF Bell Lightbox adlı bu beş katlı binayla birlikte gösterim etkinlikleri bütün bir yıla yayılacak, böylece festival bir anlamda halka inmiş olacak.
Festival programında, bu festival-halk ikilemine ucundan da olsa değinen çok hoş bir film de vardı. Yıllar önce En construccion/İnşaat Hali (2001) adlı muhteşem filmini izlediğimiz, belgesel-kurmaca alaşımının en güzel örneklerini veren İspanyol yönetmen Jose Luis Guerin, Guest/Konuk adlı en son belgeselinde, bir önceki filmiyle davet edildiği şehirleri gezdiriyor bize. Bir yıl boyunca festival konuğu olarak uğradığı kentlerin meydanlarına iniyor, ara sokaklarına dalıyor, kimi zaman birilerinin peşine takılıp evlerine konuk oluyor. Katıldığı festivallerden ziyade, o festivallerin çılgın kalabalığından uzak ama onlara bir o kadar yakın yaşayan yoksulların yaşamına tutuyor kamerasını. Böylece Havana’dan Macau’ya, Seul’den Sao Paolo’ya, New York’tan Paris’e dünyanın dört bir köşesinden insan manzaraları sunuyor ve festival seyyahlığından kendine bambaşka bir macera çıkarıyor.
Toronto’da biz ne yazık ki öyle yapmadık, neredeyse sinema salonlarına gömülüp habire film izledik. Festivalin merkez üssü olan Hyatt Regency’nin önünde eylem yapan otel çalışanlarının arasından sıyrılıp seanslara koşturduk. Elimize tutuşturdukları bildirileri bile okuyacak vaktimiz yoktu!

Öteki
Öte yandan izlediğimiz filmlerde “öteki”ne dair hikâyelerin çokluğu dikkat çekiciydi. En azından benim izlediklerimden edindiğim intiba, Irak ve Afganistan’ın işgaliyle birlikte batıda -en azından bölgeye asker gönderen ülkelerde- sinemacıların ve kamuoyunun bu bölgelere dönük ilgisinin arttığı yönünde. Örneğin Stephen Harper’ın sağcı hükümeti Bush’un izinden gidip Afganistan’a asker gönderince Kanadalıların bu uzak coğrafyaya merakı depreşiverdi. Bu konuda kitaplar yayınlanmaya, filmler yapılmaya başlandı.
Aynı şey Danimarka için de geçerli: Cannes’da da gösterilen Armadillo (Janus Metz, 2010), Afganistan’a giden bir Danimarka birliğinin serüvenini anlatıyor. ‘Öteki’lerden ziyade sadece askerlere odaklanmakla birlikte, Michel Cimino’nun Deer Hunter/Avcı’sıyla (1978) kıyaslanabilecek güçte bir belgesel çıkmış ortaya. Politik yönden bir nebze steril oluşu veya görece “tarafsız” duruşu tartışılabilir, ama etkileyiciliği tartışma götürmez bir film...
Uzun bir sessizlikten sonra 2008’de sinemaya dönen efsanevi yönetmen Jerzy Skolimowski, son derece etkileyici bir sinematografiye sahip son filmi Essential Killing’de (2009), Afganistan mı Irak mı olduğu pek kestirilemeyen (kesin olan tek şey baş karakterin Arap ve Müslüman olduğu!) bir coğrafyada başlayıp Guantanamo’ya uğrayan ve bir orta Avrupa ülkesinde son bulan amansız bir takip hikâyesi anlatıyor. Talibanvari terörist rolünde Vincent Gallo’nun ağzından film boyunca tek bir kelime çıkmıyor, ama bu filmde mekânlar, oyunculuklar, filmin soluk aldırmayan temposu konuşuyor.
Kanada yapımı Incendies (Denis Villeneuve, 2009), günümüzün Kanada’sı ile iç savaşla çalkalanan 1970’lerin Lübnan’ı arasında gidip gelen, yine son derece sürükleyici bir aile draması anlatıyor. (Bu arada, filmin tanıtım yazılarında Lübnan adı hiç anılmıyor, basitçe ‘ Ortadoğu ’ denilip geçiliyor.) Popüler bir oyundan uyarlanan bu epik hikâye, sonunda öyle bir finale varıyor ki, salondan boğazımızda bir yumrukla çıkıyoruz. Alejandro G. Inarritu’nun Biutiful’u Barcelona’da yaşayan parçalanmış bir ailenin boğucu hikâyesini anlatırken, Uzakdoğulu göçmenlere de değiniyor; hikâyeyi daha da ‘boğucu’ hale sokacak şekilde...
Toronto’da boy gösteren, muhtemelen Antalya’dan sonra epeyce tartışılacak iki yerli filme değinerek noktalayalım. Belma Baş Zefir’de, ilk başta tanıdık gelen bir hikâyeyi Türkiye sinemasında görmeye hiç de alışık olmadığımız bir noktaya taşıyarak bu ilk filmiyle epey cesur sulara doğru kulaç atıyor. Seren Yüce’nin Çoğunluk’u, keza günümüzün orta sınıf ahlakına ışık tutarak yine meslektaşlarının pek girmediği bir alana giriyor ve bu işten alnının akıyla çıkıyor.
Bu iki filmle, en yeni sinemacı kuşağın sesi Toronto’da yankılanmış oldu. Umarız Türkiye’de de karşılığını bulur. Bu sene İstanbul’a ayrılan “City to City” bölümünün, Türkiye sineması adına hiçbir yankı yaratamadığını ve maalesef harcanmış bir fırsat olduğunu eklemek gerekir.