Sinemacı Nâzım

Nâzım Hikmet üzerine bir ilk film (Mavi Gözlü Dev/Biket İlhan), onun yaşamı üzerine kapsamlı bir öğrenme, sanatını daha yakın plandan inceleme süreci başlatır mı bilemiyorum, ama bu yazının amacında olduğu gibi...
Haber: OĞUZ MAKAL / Arşivi

Nâzım Hikmet üzerine bir ilk film (Mavi Gözlü Dev/Biket İlhan), onun yaşamı üzerine kapsamlı bir öğrenme, sanatını daha yakın plandan inceleme süreci başlatır mı bilemiyorum, ama bu yazının amacında olduğu gibi, şiir ya da oyunlarına göre, daha az bilinen sinema ile ilişkilerini belki merak ettirir.
Nâzım'ın sanatsal üretimi, sanata sadece edebiyatın, şiirin düyasından bakmayarak diğer dallara önem verişi, "sanat türlerinin özelliklerini çok iyi saptamasına ve bunlar arasındaki karşılıklı iç bağıntı ve ilişkileri görmesine olanak sağlamıştır" (1) düşüncesine götürür. Bir açıdan, şiirden resme yine Aziz Çalışlar'ın saptamasıyla "hem yaratımsal-pratik hem de kuramsal bir etkinlik içinde bulunmuş olması" onu ister istemez estetiğin genel alanına çekmiş, sinemanın özelliklerini keşfedişi bu süreçte 'görünen bir şiire' yönelişini, yine görsel bir sanat etkinliği tiyatroda, sinemada 'farklı' yapıtlar verme uğraşını etkilemiştir.
Nâzım Hikmet'in, çoğunlukla zorlu geçen sinema serüveninden geride kalanlara oyunları kadar kolayca erişmek olanaklı değil. Ayrıca geride kalanlar, onun sinema ile ilişkilerini tanımak, adlandırmak için de yeterli örnek sayılamaz. Kendi çektiklerinin (Güneşe Doğru, İstanbul ve Bursa Senfonisi...) arşivlerde olmaması çok üzücü... Belki bir gün senaryosu yazılıp filmi çekilecek olan, gençlik yıllarında Açların Gözbebekleri şiirini yazdırarak başlayan "sinemanın etkilediği, sinemalı yaşantısı"dır. Moskova'ya ilk adım atışında, siyasal görüş ve ideolojisinin çizildiği bu yeni dünyada onu, "modern ve atak bir şiir anlayışı"na (Nedim Gürsel) götüren bu şiir, Pudovkin'in belgesel filminin etkisiyle yazılmıştır, başlayış o başlayıştır. Belki bu nedenle tüm yazdıklarına yakın plandan bakan ve yenilenen, devinen bir görsel dili keşfedenlere "Acaba Nâzım'ın gizli bir kamerası mı vardı, hayatı boyunca yanında taşıdığı?" (2) sorusunu ister istemez sordurur.
1920-30'lu yıllarda sinemanın tek adamı olan Muhsin Ertuğrul'un tiyatro kadar önemsemediği ve o nedenle Darülbedayi oyuncuları yardımıyla en kolayından yapabildiği Karım Beni Aldatırsa, Söz Bir Allah Bir, Cici Berber gibi filmlerin senaryolarını Nâzım'dan başka yazacak yoktur. Ayrıca belirtmeli, Türkiye'den gitmeden önceki senaryolarını bir yana bırakırsak, yazdığı ve yönettiği Güneşe Doğru, hikâyesinin ilginçliği kadar (epeyce fantastik) Muhsin Ertuğrul'un "tiyatromsu sineması"na alternatif ve belki de ilk politik film olma özelliğiyle önem taşır. Güneşe Doğru, Nâzım'ın "benden ciddi realist, ağırbaşlı filmler istenmedi ki" eleştirisini yaptığı filmlerin dışında kalır.
Nâzım, kimsenin uyarlama deneyiminin olmadığı o günlerde bir çırpıda Grigorios Dhramos'un romanından yine Muhsin Ertuğrul'un önerisiyle Fena Yol'u, bir Alman operetinden Milyon Avcıları'nı ve yine Selma Lagörlöf'ün öyküsünden Aysel, Bataklı Damın Kızı'nı aynı ustalıkla uyarlar. Hapse girmediği yıllarda İpek Film'in seslendirme stüdyosunu yönetmektedir. En önemlisi, Nâzım'ın sinema ile çok yönlü ilişkisi şiirlerinde, roman üslubu arayışlarında, hatta oyunlarında bile çok canlı yansır. Örneğin, Türkiye'de ilk oynanan oyunu Kafatası'nı (1932) "sinema senaryosu" gibi yazdığından kendisi söz eder. Ya şiirleri, destanları? Bir senaryo/şiir olan Benerci Niçin Kendini Öldürdü'den başlayarak Memleketimden İnsan Manzaraları'na kadar destanlarında, sadece onun getirebildiği görme/bakış/sinematografik anlatımın izleri yansır. Bir gerçektir, Sovyetler Birliği'nde zorunlu sürgünlüğü seçmeden önce yazdığı 1938-50 yılları arasındaki senaryolarını, şiirleri ve oyunları kadar özenli bulmayabiliriz. Doğrusu, Mümtaz Osman ya da İhsan Koza gibi takma isimlerle de olsa bu senaryoların yazılış amacı, geçim sorununu çözmekten öte değildir, belki Kızılırmak Karakoyun dışında. Sovyetler'de yazdıkları içinde dikkate değer senaryosu, Ejder İbrahimof'un yönettiği Aynı Mahalleden İki Delikanlı, otobiyografik özelliğini ortaya çıkardığı kadar, Nâzım'ın sinemada farklı anlatımları keşfetmek için nasıl çaba gösterdiğini de ortaya koyar. İsterseniz buna, son ve en güzel şiiri ya da en güzel senaryosu da sayılabilecek Saman Sarısı'nı da (1961) ekleyebilirsiniz. Onun Nilüfer Kuyaş'ın deyimiyle "modernizmin çocukluğu, ilk gençliği" şiirlerinden uzak bu uzun şiiri, sanki Alain Resnais tarzı bir Yeni Dalga filmi selamlamaktadır.
Mavi Gözlü Dev'in sinema ile içiçe dünyası çok yönlü keşfedilebilir...

OĞUZ MAKAL: DEÜ, öğretim üyesi

1) Aziz Çalışlar, Nâzım Hikmet-Sanat ve Edebiyat Üstüne, Evrensel Kültür Kitaplığı, İstanbul, 1987, s. 10
2) Ali Özgentürk Filmleri 4: Su da Yanar, Anadolu Sanat Yayınlar, İstanbul, 1996, s. 11