Sinemanın gerçek cadısı

Sinemanın gerçek cadısı
Sinemanın gerçek cadısı

*Suna Selen, ?Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler?de hem cadıyı...(solda)
*...hem de kötü kraliçeyi oynadı (sağda).
*Suna Selen (ortada).

'12. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nin 'onur ödülü' bu yıl Suna Selen'e verilecek
Haber: GÜNER ÖZKUL / Arşivi

Cadı denince akla siyah kukuletalı, büyüyle uğraşan, kötücül yaratıklar gelir. Oysa ortaçağda cadı diye yakılan kadınlara baktığımızda, diğer kadınlardan belki daha kızıl saçlı ya da daha güzel, daha cesur, herhangi bir şeyi farklı yapan kadınlar olduklarını, dikkat çekici olmaktan başka suçlarının olmadığını görürüz. Kim bilir, dikkat çekici, güzel, farklı olmak, bugün bile öyle olmayanlar tarafından kolay kolay sindirilemediğinden midir nedir, cadılık hâlâ kötülükle ilişkilendirilir.
Annem Suna Selen’in Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler filminde canlandırdığı kötü kraliçe ve cadı karakterleri, sinema kariyerinde Altın Portakal’la ödüllendirilmiş bir dönüm noktası olsa da, onun sinemadaki varlığı da ortaçağda cadı diye yakılacak kadar farklı olmakla eşdeğer bence. Annemin Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’de oynamadan önce, kostüm diktirmek için tam sayfa resimlerle dolu Pamuk Prenses kitabımı almasını hatırlıyorum, sonra anneannemle birlikte annemi seyretmek için sinemaya gittik ama yanlışlıkla çizgi film versiyonuna gitmişiz, sonra doğru filmi bulduk. Hani çocuklar masal kahramanlarıyla özdeşleşirler ya, filmden çıkarken kötü kraliçeye benzemek istediğimi hatırlıyorum. Cadının annem olduğunu ise tabii ki anlamamıştım, sonra söylediklerinde de inanmadım. Yapımcılar cadıyı ve kraliçeyi ayrı ayrı oyunculara oynatmak istemişler, ama annem ancak cadıyı da kendi oynarsa kraliçe rolünü kabul edeceğini söylemiş.

Kariyerimi yok ediyorsunuz
Annemin filmografisine bakıldığında, birçok fantastik karakter canlandırdığı görülür. Birkaç yıl önce yine bir filmde büyücü karakterini canlandırması istenmişti. Sıra pazarlık edilip kontrat imzalanmasına gelince, annem bugünlerde bütün oyunculardan kabul etmeleri istenen “Bu filmdekine benzer ya da andıran başka bir karakteri, herhangi bir film, dizi ya da reklam filminde canlandıramaz” maddesine hemen itiraz edip “Ama siz zaten beni bu rollerin insanı olduğum için çağırıyorsunuz, sonra da bir daha oynamamamı istiyorsunuz, siz benim kariyerimi yok etmek mi istiyorsunuz?!” diyerek o maddeyi çıkarttırmıştı.
1961 yılında, çağdaş Türk sinemasının efsane yönetmenlerinden Metin Erksan’ın Gecelerin Ötesi adlı filmiyle sinemaya başlayan Suna Selen, zamanının oyunculuk eğitimi almış ender oyuncularından biridir. Yeteneğinin yanı sıra bir başka yer ve zamanda, dünyanın başka bir sinemasında, dünya çapında bir yıldız olmasını sağlayabilecek güzelliğine rağmen, Türk sinemasının kaderini bölge temsilcilerinin belirlediği bir dönemde, melodram seyircilerinin yıldızı olamamıştır. Bunun için fazla zarif, fazla şehirli, hatta aristokrat bir görüntüsü vardır. Onların yıldızları dergilerden, güzellik yarışmalarından çıkar, kendi seçtikleri kızları yıldız yaparlar, ulaşabileceklerini, hatta “o” olabileceklerini hayal edebilecekleri yıldızları isterler. Oysa Suna Selen’in güzelliği dillere destan olmakla birlikte, ulaşılamaz bir güzelliktir ve onu neredeyse bir uzaylı kadar ayrıksı kılar. O da olması gerekenden çok daha erken bir yaşta, karakter rollerine büründü, yaşlı akrabaları, köylü kadınları, onu ilk gördüğünüzde aklınıza gelemeyecek ne varsa canlandırdı, üstelik bunu da çok başarılı bir şekilde yaptı, parlayıp sönen bir yıldız olmaktansa, çok daha uzun soluklu bir macerayı tercih etti. Belki de bu kadar zorlayıcı bir kariyer yolculuğunda, diğer bir yandan canlandırdığı büyücü, cadı, peri, şaman gibi fantastik karakterler, onun için bir kaçış, eğlence ve kendini bulma nedeni olmuştur. İçindeki öğrenme ve araştırma arzusu gün geçtikçe arttı, kendini yenilemekten ve geliştirmekten bir an bile vazgeçmedi. Analitik düşünme alışkanlığı ve sonsuz merakı sayesinde hep güncel olanı izledi, zaman zaman birkaç adım ötesine geçti. O kadar heyecanlı biridir ki, hep genç hatta çocuk kalan bir yanı vardır. Belki de bu yüzden öğrenci filmlerinin de vazgeçilmez oyuncularından biri oldu. Onlarla çalışırken onları izler, nerelerden beslendiklerini, neler düşündüklerini, neler hissettiklerini anlamak ister, bazılarına hayranlık duyar, kimilerindeyse hayalkırıklığı yaşar ve “ben olsaydım...” diye aklından neler neler geçirir. Bugün sinema ya da televizyonda birlikte çalıştığı birçok genç yönetmenin okul projelerinde de yer aldı. Onunla çalışmak, yönetmeninden asistanına, oyuncusundan sanat yönetmenine kadar, yolun başındaki biri için bulunmaz bir şanstır, çünkü o sadece rolünü canlandırmanın ötesinde olayın bütününe hakim olur. Çalıştığı kişiye daha yolun başındayken ancak birkaç yılda kazanılabilecek deneyimi kısacık bir işle kazandırabilir.
O gerçek bir cadıdır, hayatı farklı algılar ve her şeyi farklı yapar, hiçbir zaman kolay yolu seçmez, hep en çetrefilli olanını seçer, her şeyi öğrenmeden, anlamadan uzaklaşamaz.
Annemin yeteneği, sezgisi, emeği, işine duyduğu saygı Altın Portakal, Ankara Film Festivali, İstanbul Film Festivali gibi Türk sinemasının belli başlı festivallerinde ödüllendirilmiş olmakla birlikte, Uçan Süpürge Film Festivali tarafından verilen bu onur ödülünün, bugüne kadar aldığı ödüller içinde, onun için en anlamlı, karakteriyle ve sinemadaki varlığıyla bütünleşen, ona en yakışacak ve onu en mutlu edecek ödül olduğunu düşünüyorum.

Güner Özkul’un bu yazısı, festivalin kitapçığında yer alıyor.