Siyaset, iktidar ve din

Siyaset, iktidar ve din
Siyaset, iktidar ve din
Son aylarda, İslam dünyasında, totaliter rejimlere karşı baş gösteren kitlesel ayaklanmanın temel unsurlarından olan özgürlük, iktidar, siyaset ve din kavramlarının iç içe geçişine tanık oluyoruz. Aşağıdaki satırlar, bu kavramların ilişkisine felsefi bir perspektifle bakışın ifadesidir
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

Dinsel inançların egemen olduğu toplumlarda siyaset ile din arasında sıkı bir ilişki vardır. Siyaset adamı dini iki şekilde kullanabilir: 1) İktidarı elde edebilmek için, 2) İktidardayken kitleleri daha kolay yönetebilmek için. İki durumda da din, siyaset adamının elinde bir araçtır.
Siyaseti, güç ve kudret elde etme mücadelesi olarak tarif edersek, böyle fevkalade bir amaç için teşebbüse geçen bir insanı, etik ve hukuk kurallarını gerekçe göstererek, bazı enstrümanları kullanmaktan vazgeçirmek gayet zordur. İktidar hırsı, insanın karşı cinse duyduğu aşk denilen tutku kadar, doğamızın derinliklerine işlenmiş bir dürtüdür. Yalın haliyle de, eleştirilecek bir tarafı yoktur.
Ancak, en büyük kötülükler ve zulümler yüce amaçlar uğruna işlenmiştir. Amaç ne kadar yüksekse, o amacın kötülüklere sebep olma olasılığı da o kadar yüksektir. Bu ilişki, bazı kültürlerde klişe sözler haline gelmiştir. Mesela Türkçede “Siyaset kirlidir”, İngilizcede “Might is evil/ Güç kötüdür” ifadeleri gibi. Halbuki bütün kitleleri yönetmek ve yaşamlarını etkilemek demek olan siyaset, nasıl kötü olabilir? Diğer taraftan yaşamın ve doğayla olan ilişkimizin temelinde olan güç ve kudret, nasıl kötü olabilir? İnsanın güçlü olma ve hükmetme arzusu, kirli ve şaibeli görüntüsüne rağmen, diğer dürtülerden daha üstün ve işlev noktasında hepsinden daha etkilidir. Çünkü her toplumsal yapıda, ilim adamı, sanatçı ve sosyal aktivistin tepesinde, yönetici rolünde bir siyasetçi vardır. Toplumu oluşturan tüm kategoriler, yöneticinin yargılarına uymak zorundadır. Bu kadar cazip ve etkin bir konuma sahip olmasına rağmen, güç ve iktidar, yalnız başlarına erdem değildir. Güç ve iktidar, ancak, adalet, eşitlik, özgürlük gibi erdemlere aracılık yaptıklarında iyiliklere sebep olur. Haksızlık, ayrımcılık, baskı gibi rezilliklere alet olunca da kötülüklere yol açarlar.
Gücün bu tehlikeli kullanımı sebebiyle, iktidarın tek bir insanın elinde kalması sakıncalı bulunmuş, mutlak yönetimlerden, gücün paylaşımı demek olan demokratik yönetimlere geçilmiştir. 

İnanç kültürü ve bilgi kültürü
Demokratik rejim, topluma aktarılacak iyiliklerde gecikmeye sebep olduğu için, erdemli bir monarşinin seviyesine ulaşamaz. Ayrıca çoğunluğun görüşü, her zaman isabetli görüş değildir. Ama sırf erdemlerden uzak güç kullanımının, neden olacağı devasa kötülüklerden korunmak uğruna, demokratik rejim, zararı en aza indirilmiş iktidar kullanımı olarak kabul görmüştür.
Siyaset adamının, gerek iktidara ulaşmak için ve gerekse iktidardayken, dini araç olarak kullanmasına gelince, bilgi toplumu haline gelmiş topluluklarda, bu tür bir işlev pek mümkün değildir. İnanç kültüründen gerekçeli bilgi kültürüne geçmiş toplumlarda, siyasetçinin, bireyin yaşamına ne verip ne veremeyeceği bellidir. Bilincin ve bireyselliğin yüksek seviyelere çıktığı yaşam modellerinde, siyasi partiler, sosyal teoriler üretirler ve mutluluk vaat eden programlarla seçmenin huzuruna çıkarlar. Metafizik alanda dogmalar, inanç sistemleri ve hatta ideolojilerle, kendilerini ve siyasetlerini takdim etmezler. Çünkü dogma veya dinsel inançlarda birliktelik, modern birey için bir şey ifade etmez. Birey, siyasi partiler arasında seçimini yaparken, hangi partiyle maddi olarak, yaşam kalitesinin ne derece düzelebileceğini hesap eder. Yaşam kalitesini belirleyen kriterlerden hareket edilirse, bilinçli bir seçmen, kendi dininden olmayan bir siyasetçiye veya bağlı olduğu dine hiç gönderme yapmayan bir partiye oyunu verebilir. Nitekim bugün Avrupa ve Amerika’da yaşayan birçok Müslüman, kendi öz memleketlerinde yaşayan dindaşlarından, hem yaşam kalitesi, hem de özgürlükler bakımından, daha mutlu bir yaşam sürdürüyorlar. Kendi ülkelerini yönetenler Müslüman, yaşadıkları ülkenin yöneticileri gayrımüslim olmalarına rağmen. İnançlarda birlikteliğin rasyonel gerekçesi olmadığından, adalet ve eşitlik gibi değerlerin ikamesinde de etkin olamadığından, seçmenle aynı inançları paylaşan bir siyasetçiyi tercih etmenin bir anlamı yoktur. İnsanlık tarihinde aynı dogmalara inanlar arasındaki savaşlar, farklı inanç sistemlerine mensup insanlar arasında vuku bulmuş savaşlardan az değildir. Bunun başka bir kanıtı da, tarih boyunca birçok dinsel azınlığın, kendi dininden olan egemen bir yönetimi terk edip, başka bir dine bağlı bir yönetimi tercih etmiş olmalarıdır. 

İnançlar
İnanç sistemleriyle yönetim sanatı arasında öze ilişkin bir bağ olmamasına rağmen, inançlar, siyaset zeminlerinde çoğu zaman istismar edilmiştir. Aslında, inançlar her türlü dünyevi amaç için kullanılmıştır. İnançlardan hareketle maddi yarar sağlama teşebbüsleri devamlı başarısızlıkla sonuçlanmış, inananlar nezdinde hayal kırıklığı yaratmıştır. Çünkü her türlü dünyevi projenin prensibi dünyevidir, onun ötesine geçmez. Böyle tarihsel bir gerçekliğe rağmen kitleler, dinsel inançları araç olarak kullanan siyaset aktörleri tarafından hep aldatılmışlardır. Hatta inancı olmayan, laik bir mantaliteye sahip politikacılar bile bu oyuna tevessül etmişlerdir. Toplumsal hafıza çoğu zaman canlı tutulmadığından, kitleler, defalarca aynı oyuna gelebilirler. İktidar tutkusunun insana neler yaptırabileceğini görünce, bir siyasinin, dini araç olarak kullanması, pek olağan bir hadise olarak gözükebilir. Nitekim bugünkü devletlerin ilk kuruluş dönemlerine baktığımızda, ne tür zulüm ve haksızlıkların yapıldığını, bir vatana yerleşmek için, komşu kabile ve devletlere saldırılıp nice kanlar döküldüğünü görürüz. Meşru hale gelmiş her iktidarın ve servetin gerisinde zulüm, tasallut ve gasp vardır. Sistem haline gelmiş her dinin gerisinde hurafelerin mevcudiyeti gibi.
Çağdaş demokratik ülkelerde iktidar yarışı belli kurallara bağlanmıştır. Hukukun egemen olduğu toplumlarda, iktidar tutkusuna kapılmış bir siyasetçi, amacına ulaşmak için, istese de, her türlü aracı kullanamaz. Araçların kullanımı, siyaset aktörlerinin insaflarına veya ahlaki yetkinliklerine de bırakılmamıştır. Ama her şeye rağmen, politikacılar, kanunlardaki boşluklardan yararlanarak veya kanuna kapalı kalan alanlarda, emellerine ulaşmak için bazı yasaklı araçları kullanmışlardır. Siyasi bir şahsiyet için etik değerlere ne derece bağlı olduğu çok önemlidir. Ancak, güç elde etme aşkı onu, bu değerleri çiğnemeye itebilir. Bundan dolayı, güç mücadelesinde siyaset hukuku, büyük önem arz eder. 

Erdemli bireyler
Siyaset adamını doğru yola sokmak için, hukukun kodlarından daha önemlisi, kitlelerin bilinçlenmesidir. Çünkü en kapsamlı kanunların uygulandığı gelişmiş ülkelerde bile, yasal olmayan usullere başvurulduğu herkesçe bilinen bir vakıadır. Politikacıların entrikasından kurtulmak için en geçerli reçete, hitap ettiği halk yığınlarının kültürlü ve dinamik bir bilince sahip olmalardır. Mesela, Batı dünyasında, siyaset yarışında, dinsel motiflerin pek kullanılmaması, Batı insanının artık bu manevranın farkında olduğunu gösterir. Bir politikacı, böyle bir kitle karşısında yeni taktikler üretmek zorundadır. Ama Doğu toplumları henüz inanç sistemlerinin girdabından kurtulmadıkları için, inançlar ve kutsal motifler, siyasetçinin elinde kullanabildiği aletlerdir. Diktanın ve totalitarizmin egemen olduğu toplumlar, potansiyel olarak bu tür uygulamalara fırsat verdiklerinden, bu belaya musallat olmuşlardır. Böyle bir toplumda günahkâr olan yalnız diktatör veya otokrat değildir. Ona bu imkânı veren toplum da günahkârdır. Erdemli bireylerden oluşan bir toplumda bir diktatör at oynatamaz; emellerine de ulaşamaz. Bu sebeple, dinin politikada kullanılması bir aldatmacaysa, bundan kurtulmanın yolu, bilinci, gerçek bilgilerle zenginleştirip inançları asgariye indirmektir. 

YASİN CEYLAN: Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe