Siyaseti hedefleyelim

Türkiye'de geç-Osmanlı döneminden cumhuriyete, cumhuriyetten bugüne modernleşme sürecinin önemli siyasi ve kültürel damarlarından biri de İslami kimlik oldu.
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Türkiye'de geç-Osmanlı döneminden cumhuriyete, cumhuriyetten bugüne modernleşme sürecinin önemli siyasi ve kültürel damarlarından biri de İslami kimlik oldu. Türkiye'nin siyasi, ekonomik ve kültürel tarihinin okunması, her zaman modernleşme-din, muhafazakârlık-din ekseninde "İslami kimlik" sorusuyla karşı karşıya kaldı. Yusuf Akçura'nın "üç-tarzı siyaset" çözümlemesi ve Ziya Gökalp'ın "medeniyet-kültür ayrımına" dayalı milli kimlik arayışı içinde, İslami kimlik her zaman modernleşme ve kimlik ilişkisinin kurucu öğelerinden birisi olarak görüldü. 1950'den bu yana çok partili demokratik siyasi yapı içinde İslam ve din, her zaman siyasi partilerin topluma yaklaşımlarında çok önemli bir role ve konuma sahip oldu. Bu anlamda İslami kimlik, Türkiye'de modernleşme sürecinde, devlet-toplum/birey ilişkilerinin kurulması ve düzenlenmesinde ve günlük yaşamın örgütlenmesinde her zaman "içsel", "tanımlayıcı" ve hatta "kurucu" bir nitelik taşıdı.
Bununla birlikte, 1994 yılında yapılan yerel seçimlerde, başta Türkiye'nin "küresel ve kozmopolit yüzü"nü sembolize eden İstanbul ve "laik modernleşmesi"ni sembolize eden başkent Ankara'da Refah Partisi belediye başkanı adaylarının kazandığı başarı, "İslamın yükselişi" dediğimiz, özellikle siyasi alanda hareket eden çok boyutlu süreci başlattı. Refah Partisi'nin 1995 yılında yapılan genel seçimlerde birinci gelmesi ve başkanı Necmettin Erbakan'ın başbakan olması, Milli Görüş ideolojisinin laik modernleşme içinde ilk başbakanını çıkarmasıyla, bu sürecin ciddiyetini ve önemini gözler önüne serdi.
Milli Görüş'ten kopuş
28 Şubat 1997'de Refah-Yol hükümetine karşı yapılan "postmodern darbe" ve Refah Partisi'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması, İslamın yükselişi sürecinde kısa bir duraklama yaratsa da, Refah Partisi'nin devamı olarak kurulan Fazilet Partisi içinde oluşan "yenilikçiler-gelenekseller tartışma ve çekişmesi", bu sürece yeni bir boyut ve nitelik kazandırdı. Fazilet Partisi'nin de laik cumhuriyet ilkelerine karşı olması temelinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıyla, yenilikçi kanadın Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AKP), gelenekselci kanadın da Saadet Partisi'ni (SP) kurduğunu gördük. Yenilikçi kanadın kurduğu AKP, Milli Görüş'ten kopuşu, daha somut söylersek, laik rejimle kavga etmeyen, liberal pazar değerlerini benimsemiş ve merkez sağ parti olmayı hedefleyen ve bu temelde İslami kimliğin siyasi temsilini amaçlayan bir siyasi oluşumun temsilcisiydi. SP de Milli Görüş ideolojisinin devamı.
2002 seçimlerinde AKP, parlamento çoğunluğunu sağlayan bir başarı elde etti. Bu beş yıllık iktidarı içinde, siyasal, ekonomik ve kültürel süreçlere ve sorunlara yaklaşımında, iç ve dış siyaset anlayışında, AKP topluma kendini "muhafazakâr demokrat ideoloji içinde hareket eden bir merkez sağ parti" olarak sundu ve tanımladı. Bu süreç içinde Türkiye, Milli Görüş'ten kopan, merkez sağa yeni bir anlayış getiren ve modernleşme-İslami kimlik ilişkisinde "serbest pazarcı muhafazakâr modernleşmeyi temsil etme iddia"sında olan bir siyasal İslam ile tanıştı.
Merkez sağdan Milli Görüş'e?
Yine bu süreç içinde karşısında siyasi anlamda güçlü bir muhalefet yapmayan, siyasi söylemini rejim tartışmalarına ve devlet güvenliğine odaklayan ve sırtını devlete dayandıran bir CHP bulan AKP, belki de hızla kazandığı ve hazmedemediği gücü yüzünden, özellikle son yıl içinde çok ciddi siyasi hatalar yapmaya başladı. AKP'nin yaptığı bu hataların başında, "Nasıl olsa 2007 genel seçimlerinde de birinci partiyim ve muhalefette siyasi açıdan beni zorlayacak kapasitede partiler yok" anlayışıyla, (a) hızlandırdığı kadrolaşma, (b) devlet kurumlarıyla girdiği kavga, ve (c) yarattığı toplumsal yaşamda mimariden sanata, estetikten günlük yaşam zevklerine müdahaleyle ortaya çıkan ve giderek hissedilen İslamlaşma süreci oldu. Bu sorunların, AKP'nin, devletin ve siyasetin önemli kurumlarının başına hep aynı tipolojideki insanları tercih etmesi gerçeğiyle artması, toplumda AKP algılaması üzerine olumsuzluğu ve şüpheleri çoğaltı. Bu bağlamda da, bir taraftan cumhurbaşkanlığı makamı seçimi laik cumhuriyet kurumlarının korunması temelinde toplumda kutuplaşmalar ve siyasi krizler yaratacak bir nitelik kazanırken, diğer taraftan da toplumun özellikle kentli, eğitimli ve kadın orta sınıf katmaları arasında AKP-Milli Görüş ilişkisi tekrardan sorgulanmaya başlandı. Muhafazakâr demokrat ideoloji temelinde bir merkez sağ parti olarak hareket eden AKP'nin nereye kadar ve ne derece Milli Görüşten kopabildiği, toplum içinde AKP üzerine yaratılan kaygıların temel sorusu oldu. Bu soruya hâlâ yanıt veremiyoruz.
AKP'nin merkez sağ parti kimliği üzerine şüpheler, TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın cumhurbaşkanının "sivil, dindar ve demokrat olması gerektiği" savıyla giderek arttı. Dışişleri Bakanı, siyaset üslubu ve devlet seçkini olarak beğendiğim ve AKP iktidarında başarılı olmuş, AKP'nin cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül'ün Milli Görüş hareketi ve ideolojinden gelmesi, Bülent Arınç'ın cumhurbaşkanı tanımlamasıyla birlikte, ciddi bir tepki ile karşılaştı. Ve toplumun belli kesimleri ve belli devlet seçkinleri tarafından AKP'nin Milli Görüş hareketine geri dönüşü olarak algılandı.
Demokratikleşmeden korkmayalım
Türkiye'de modernleşme tarihine içsel olan ve 1994'ten bugüne siyasetin göbeğine oturmuş, 13 yılda iki genel seçimde birinci parti olmuş, iki başbakan çıkartmış, Türkiye'nin iki ana kentinin belediye başkanlıklarını sürekli elinde tutmuş ve aynı zamanda ekonomik ve kültürel alanlarda da önemli aktör konumuna gelmiş "İslamın yükselişi süreci", bugün cumhurbaşkanlığı seçimi temelinde siyaset dışı bir biçimde engellenmeye çalışılıyor. Ama bilmeliyiz ki, bu süreç Türkiye'nin modernleşme tarihinin, çok partili demokrasi deneyiminin bir parçası, önemli bir damarı, içsel bir tanımlayıcı öğesi. Sosyolojik, ekonomik, kültürel, sembolik, ahlaki boyutları içinde varlığını sürdüren "İslamın yükselişi"nin, askeri darbelerle ya da muhtıralarla ve hukuksal müdahalelerle durdurulması ve geriletilmesi mümkün değil. Aksine, hem Türkiye'de zaten ciddi sorunları olan demokratik rejime çok ciddi zarar veriyor, hem Türkiye'nin dünyada saygınlığına zarar veriyor hem de istenmeyen sonucu olarak, İslami aktörlerin değişerek güçlenmesine katkı veriyor. Türkiye'de eğer "İslamın yükselişi süreci"yle sorunluysak, o zaman (a) bu sürecin bir anda olmuş, gafil avlanılmış, takiye yapılarak gizli örgütlenmiş bir süreç değil, aksine hepimizin gözü önünde, her gün en açık biçimiyle yaşanmış bir süreç olduğunu, (b) merkez sol ve sağ partilerin siyaseti yolsuzluğa, rüşvete, ekonomik nemaya, siyasi ranta indirgedikleri bir dönemde yaşanmış bir süreç olduğunu görmeliyiz ve en önemlisi (c) bu süreç ve aktörleriyle artık siyasi, kültürel, entelektüel, ahlaki temelde ilişkiye girmeyi, rekabet etmeyi ve demokratik yoldan başarıya ulaşma girişiminde olmayı öğrenmeliyiz.
Bu rekabet ve siyasi mücadele, ancak Türkiye'yi iyi ve adaletli, demokratik ahlak ilkeleri içinde ve hukukun üstünlüğüne inanan bir temelde yönetme iddiasında olan siyasi oluşumlarla olur. Türkiye'yi rejim tartışmasına götürmek, AKP'ye ve İslam'ın yükselişi sürecine karşı mücadeleyi siyasi ve ahlaki temelde değil, askere ya da hukuka dayanarak yapmak, başarı şansı olmayan, aksine demokrasiyi zedeleyen girişimlerdir. Bugün merkez sol ve merkez sağ partilerin yapması gereken, Türkiye'de rejim tartışmalarını körüklemek değil, ben AKP'yi seçim sandığında yenecek toplum yönetim vizyonuna sahibim demektir. Cumhuriyeti demokrasi yoluyla korumak söylemini, tüm toplumsal kimlikleri kucaklayıcı ve sivilliği en temel ilke yapacak şekilde dillendirmektir. AKP bugün merkez sağdan mili görüşe dönüşen bir parti görünümünde algılanıyorsa ve bu algılamanın yukarıda yaptığım çözümlemede vurguladığım gibi nesnel ve haklı temelleri varsa, yapılması gereken demokratikleşmeden korkmadan, seçim sandığında başarılı olmak için, toplumla birlikte, toplumun sorunlarını çözecek politikalarla AKP'ye karşı siyasi mücadele etmektir. Türkiye, bu mücadeleyi hak ediyor ve bekliyor, rejim kesintilerini değil.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.