Siyasetin üç, adaylığın iki hali ve Cumhur

Geçen hafta bu gazetede yayınlanan yazımda 'genel irade-toplu irade' kavramıyla demokrasi arasındaki ilişkiye değinmiş bu ilintinin cumhurbaşkanlığı seçimleri üstündeki anlamını ele almıştım.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

Geçen hafta bu gazetede yayınlanan yazımda 'genel irade-toplu irade' kavramıyla demokrasi arasındaki ilişkiye değinmiş bu ilintinin cumhurbaşkanlığı seçimleri üstündeki anlamını ele almıştım. Bu defa da temsil kavramıyla demokrasi arasındaki ilintiyi söz konusu etmek istiyorum. Bu maksatla gerek adaylığı gerekse süreci birkaç yeni kavramla irdelemeye ve acaba yeni bir açılım olanağı var mıdır diye değerlendirmeye çalışacağım.
Hangi demokrasi?
Tamam, hâlâ iki temel söze/önermeye dayanarak temsili demokrasinin en iyi rejim olduğunu söyleme şansımız var: Evet, şansımız! Bu iki laftan birisi Churchill'e ait: Demokrasi diyor en kötü rejimdir, ama daha iyisi bulunmadı. İkincisi ise siyaset biliminde kabul edilmiş bir genel postüla: Demokrasi ikinci en iyidir, birinci en iyi ideal olandır, o oranda da ütopik ve hipotetik. Kritik olan kavram da bu: Hipotetik. Hâlâ, daha iyi bir demokrasi için hipotezler üretiyoruz.
Bu açıdan bakınca Türkiye'de çok yakında yaşanacak olan cumhurbaşkanlığı tartışması bütün dünyada temsili demokrasinin ne ifade ettiğini, nerelerde tıkandığını, kısıtlamalarının neler olduğunu göstermesi açısından çarpıcı önemde bir laboratuvar. Ne var ki, dünyanın her yerinde cumhurbaşkanlığı seçimleri Türkiye'de olduğu ölçüde içedönük, toplumsal taleplerden kopuk, siyasal oluşumlardan uzak bir biçimde cereyan etmiyor. Tam tersine! İster başkanlık sistemlerinde olsun isterse bizde olduğu gibi parlamenter yapı içinden seçilen cumhurbaşkanlığı modellerinde olsun, bu süreç demokrasi ve toplumsallık açısından çok daha katılımcı, paylaşımcı bir temele oturuyor. Demek ki, bizim cumhurbaşkanlığı seçim sürecimiz gene bizim ve bizimkine benzer demokrasilerin yetersizliğini göstermesi açısından olumsuz bir örnek. Laboratuvar özelliği de bu patalojiyi ortaya koymasından kaynaklanıyor.
Zaten aday dediğin nedir ki?
Hal böyle olunca trajikomik sonuçlar ürüyor. İş, Metin Uca'nın cumhurbaşkanı adayı olmasına kadar varıyor. Uca, çok haklı! O adaylığını açıklayana kadar (22 Mart 2007) henüz aday 'bile' yoktu ortada! Ama adaylık çekişmeleri vardı. Bu, öyle yabana atılacak bir olgu değil. Tersine, çok önemli ve başta söylediğim kısıtlamaya işaret eden bir gösterge.
Çünkü, cumhurbaşkanı bir partinin parlamentodaki çoğunluğuna dayalı olarak ve elbette meşru biçimde seçilecek! Ama, bir partinin parlamenter çoğunluğunun yarattığı meşruiyetle. Yanlış anlaşılmasın, bunu eleştirmek söz konusu değil, yasallık-meşruiyet bağı ise, söz konusu olan her şeyin 'kitabına uygun' bir biçimde cerayan ettiği açık. Ayrıca, gene yanlış anlaşılmasın, bu bağlantıyı gündeme getirirken CHP'nin ileri sürdüğü 'uzlaşma', 'herkesin/bütün toplumun cumhurbaşkanı olma' gibi bazı iddiaları hatırlıyor da değilim. Ben temsil-parlamento ilişkisinin temsile dayalı parlamenter sistemle doğrudan doğruya siyaset ilişkisini gündeme getirmek yanlısıyım. Şöyle...
Başa dönelim: Seçimler yapıldı, bir Meclis oluştu, içinde bulunan bir parti çoğunluğu kazandı ve o parti, Anayasa'nın kendisine verdiği hakkı kullanarak genel başkanını veya istediği birisini cumhurbaşkanı seçebilir. Nitekim o parti olan AKP de bunu dile getiriyor ve bu yönde birtakım şeyler öne sürüyor. Erdoğan söz konusu olduğunda da 'hakkıdır' deniyor. Doğrudur, yasal ve meşru olarak hakkıdır. Ben de bu 'hakkın' değil, o hakkı doğuran sürecin sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. O yönde getireceğim ilk eleştiri de, genel seçimlerin ve onun yarattığı parlamenter oluşumun, mesela cumhurbaşkanı seçimi gibi bir olgu karşısında yetersiz kaldığıdır. Burada, lineer ve nedensellik (causality) ilişkisine dayalı (seçim-çoğunluk-yasallık-hak) zincirin yetersizliği sorgulanmalıdır kanısındayım. Dahası bunun tam bir tıkanma yarattığını öne sürüyorum. Trajikomik olan da bu: Henüz aday yok! Bu, içinde yaşadığımız şu uzun sürecin aynı yasallıktan güç alacak, gerekirse yasallığın niteliğini ve nedensellik ilişkisini kıracak, koparacak bir momentum yaratmamasıdır. Bu nasıl olabilirdi?
Doğal adaylar ve mekanik adaylar
Eğer bu dönem cumhurbaşkanlığı Erdoğan'ın adaylığı etrafında tartışmaya açılmasaydı, ne olduğu ve nasıl işlediği belli takvim içinde 'toplumsal dinamikler, toplumsal aktörler, kanaat önderleri, kanaat oluşturan kurumlar' eğer farklı adaylar geliştirebilseydi, durum farklı olacaktı. Meseleyi 'adaylar'dan soyutlayarak ele alalım. O durumda da andığım kesim ve kişiler oluşuma müdahale edecek, ağırlık koyacak, ortaya çıkacak sonuç da müessir olacaktı. Aday ise bu harekete bağlı olarak kendiliğinden gelişecek, belli bir ismin ismi üstünde değil, siyasal kimliği üstünde durulacaktı. Ben buna 'doğal aday' diyorum, sürecin hazırladığı aday. Bu adayın çok önemli bir özelliği var. Doğal aday, doğrudan temsil potansiyeline sahiptir ve otantiktir. Kimliğini ait olduğu siyasal yapı, taban meydana getirmiştir. En müspet halde bu sınıfsal bir temeldir ve reel bir çıkar ifade eder, ifade etmekle de kalmaz onun maksimizasyonun potansiyelini içinde barındırır. Reel politikanın anlamına uygun olarak da ciddi bir misyon taşır.
Böyle bir aday dışlayıcı ve şimdi iddia edildiği üzere toplumun diğer kesimlerinden kopuk olur mu? Kısa cevap hayırdır. Çünkü, söz konusu nitelikler sadece bir tek aday (ve seçimi kazanan kişi) için geçerli değildir. Bütün adaylar aynı özelliklere sahiptir. Sonunda kazanan iki önemli karakteristiğe sahiptir: Bir, gerçek manadaki çoğunlukla seçilmiştir. Bu, geçen haftaki yazımda değindiğim, Rousseaucu genel irade pozisyonudur. İkincisi, pozitif genel iradenin doğal ve doğrudan temsilcisi olduğu için taraflar arasındaki açık ve örtülü koalisyonları ve konsensüsleri (üstelik de bir dissensüs içinde) meydana getirecektir. Peki bu durum bugünkü adaylar veya yapı için geçerli değil mi? En fazla, başlangıçta anlattığım üzere, kısmi olarak geçerlidir. Bir kuralın katılığını ve darlığını taşır. Bu yönüyle de mekaniktir ve temsil olgusunu dolaylı olarak içerir. O bakımdan bu adaya 'mekanik aday' demek gerekir. Temsilin bile dolaylı olmasından kaynaklanan bir çıkmaz!
Son soru şu: Bu kısıtlamadan kurtulmanın çaresi başkanlık sistemi midir?
Bunun çok 'basit' bir karşı önerme olduğunu hemen vurgulamak gerekir. Çünkü, bu kısıtlamaların hepsi aynen o sistemde de yaşanabilir. Sisteme hayatiyetini kazandıran siyaset üretebilme kapasitesi ve dinamizmidir. Bu sınır şartı yeterince kuvvetliyse, yani toplum-siyaset ilişkisi iyi işleyen bir eklem halindeyse temsili demokrasiden 'ayrıca' şikayet etmeye gerek yoktur. Bu eklem tutuksa başkanlık sisteminde de damar atlamalar olacak, her şey şekli bir yapı içinde donuklaşacaktır. Bütün karmaşık görüntüsüne karşın Fransız seçimleri başkanlık sistemi kısıtlamalarını ortaya koyuyorsa durum bu söylediğimizin özeti olma niteliğini taşıyor demektir. Yani, düğüm gene ve her zaman siyasetin önceliği ve temsilin potansiyelidir. O halde?
Şu: Sanırım temsilin ve parlamenter yapının bütün meşruiyeti ve yasallığıyla birlikte işlediği demokratik sistemlerde üç tarz siyasetten söz edilebilir. Temsilin imkan genişliğine göre ortaya çıkan bu üç siyasal yapıyı, nötr, pasif, aktif diye nitelendirmek mümkün.
Nötr siyaset aşağı yukarı bizdeki modeldir. Her şey yasalar çerçevesinde ve sadece o bağlamda kusursuz olarak işliyor ama bu, temsil-siyaset ilişkisinin tam manasıyla serpilmesine ve işlevsel hale gelmesine imkan vermiyor. Siyasal partilerin hakim olduğu bu modelde siyasal hiyerarşi başlıca etkendir. Toplumsal katılım, maddi koşullar açısından özgür ve hatta sınırsızsa da materyal olarak gerçekleştirilemez. Sivil toplum, bütün etkin görünümüne karşın devre dışıdır. Demokrasiden anlaşılan devlet-toplum kısıtlı ilişkisidir. Siyasal alan parlamentoyla sınırlıdır. Pasif siyaset, yasallık ve meşruiyet çerçevesi çatılmış olsa da siyasetin (görünür-görünmez) vesayetçi bir dinamik içinde kurgulanmasıdır. Bizde yer yer geçerli olan, bilhassa 12 Eylül Anayasasının kısıtlamaları içinde kendisini gösteren bu halin en kusursuz örneği, totaliter, korporatist modellerdir. Nihayet aktif modelde sistem bütünüyle aşağıdan yukarıya kurulmuştur; sivil toplum bütün dinamikleriyle ayaktadır, siyaset sadece nihai kararın alındığı değil, ondan çok daha etkin bir biçimde kararın üretildiği alandır. Toplum siyasallaşmıştır, siyaset hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Hepsinden önemlisi sınıfsal dinamikler ve bilinç işlemektedir. Her düzeydeki katılım ve karar alma sadece kişinin iradesine bağlıdır. Devlet-toplum ilişkisi aşılmış, toplum-siyaset ilişkisi öne çıkmıştır. Bireyler aynı zamanda birer siyasal öznedir. Siyasal parti oluşumun göreli en küçük birimidir.
Bu siyasal yapının olmadığı, oluşmadığı bir düzlemde (ki, derece derece açılan bazı örenekleri olsa da hiçbir toplum ideal kertede bu mekanizmayı kuramamıştır), hele bizdeki kısıtlamaların hakim olduğu bir ortamda siyaset sadece egemen ideolojiyle ve devlet-siyasal parti etkileşimi içinde cereyan ediyor. Cumuhurbaşkanlığı veya bir başka kurumsal kimlik bunun uzantısıdır. O nedenle de her defasında cumhurbaşkanlığı seçimi halkın ve toplumun katılmadığı bir tartışma içinde sonuçlanıyor, Kemalizm, ordu, dinsellik üçgeninde sıkışıyor. Umarız bir yedi sene sonra mesele cumhurbaşkanlığı olmaktan çıkar cumhur halini alır...