Sokak çocuklarının sonuncusu

Joe Strummer öleli, 22 Aralık'ta, beş yıl oluyor. Zaman ne kadar nankör. Yitirdiklerimizin önemini unutuveriyoruz hemen. Günlük hayatın bilindik girdaplarına kendimizi bırakıp hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyoruz.
Haber: MERT EMCAN / Arşivi

Joe Strummer öleli, 22 Aralık'ta, beş yıl oluyor. Zaman ne kadar nankör. Yitirdiklerimizin önemini unutuveriyoruz hemen. Günlük hayatın bilindik girdaplarına kendimizi bırakıp hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam ediyoruz. Halbuki ne kadar da önemli bir figür bizim için Joe Strummer ya da gerçek adıyla John Mellor. Doğru, hayatımızda nice insanı örnek aldık, peşinden gittik, anlamlar yükledik, hiç olmadı hayran olduk. Ama Joe her zaman diğerlerinden farklıydı. Sadece popüler müzik tarihinin en önemli, en iyi gruplarından biri, The Clash'in ön adamı olmasından ya da yaşamını bir mücadele olarak görüp etrafına bir bilinç katmaya çalışmasından değil bu. Hayatımızdaki kahramanlar hep ulaşılmaz, gizemli, yaşamdan da büyük ve son kertede bizim küçücük varlıklarımızdan milyonlarca ışık yolu uzaktayken o sanki yanı başımızdaydı. Bizden biri, bizim gibiydi. Londra'da bir pub'da, Orta Amerika'da bir köy meydanında, eski köprünün altında veya Beşiktaş'ta Kazan'da bir masada oturmuş oradakilere ateşli bir şekilde bir şeyler anlatırken görebileceğinizi hayal ettiğiniz, öyle bir durumda pekâlâ yanına gidip muhabbete katılabileceğinizi düşündüğünüz bir adamdı Strummer. Sokak çocuklarının en güzeli, en delikanlısıydı. Karizması etrafında yoğrulan o inanç ve tutku onu bir vaiz, lafını her zaman dinleyeceğimiz bir abi ama daha da ötesinde samimiyetinden hiç kuşku duymayacağımız, uğrunda öl dese peşine takılacağımız bir dost kılmıştı.
1952 yılında Ankara'da başlayıp 2002 Aralık'ında Somerset'teki evinde sona eren bu kısa yolculuğu boyunca hep daha iyi, daha yaşanılır ve adil bir dünyanın hayaliyle yaşadı Strummer. Para değil, bu inanç, hırstı onu geçindiren. Julian Temple'ın filmekimi'nde de gösterime giren The Future Is Unwritten belgeselinde de bu çok net görülüyor. The Clash'in ilk dönemlerindeki neredeyse gözü kara bir şekilde benimsedikleri paylaşımcılık düsturu Joe Strummer'ın son dönemdeki The Mescaleros kariyerindeki sesini duyurma, insanları bir araya getirebilme çabasıyla birebir örtüşüyor. Tepeden bakan bir insan olmadı hiç Strummer. Ne ukalalık vardı ne de ahkâm kesmek. Ama taraftı. Hayata taraftı. The Clash'in ilk dönemlerinde ırkçılığa karşı duruşu, grubu hayran ilişkileri itibarıyla komünal bir yapı çerçevesinde oluşturması, her konuda söyleyecek bir lafı olması, daha da önemlisi bunun için kavgayı göze alışı hep bu mantıktan yola çıkıyordu. Strummer'a göre her şey bizim elimizdeydi. The Clash'in ilk '45'liği White Riot'da "Devir mi alıyorsun, emir mi?" derken topu bize atıyordu; "var mısın yok musun?". Çünkü ona göre varsak değiştirebilirdik, yoksak zaten şikâyet etmeye hakkımız da yoktu. Haliyle Joe hayatının merkezini var olmak üzerine kurdu. Var olma ve var etmek. O yüzden de The Clash dağıldıktan yıllar sonra The Mescaleros ile küllerinden tekrar doğduğunda geçmişi yâd eden değil, yüzünü geleceğe dönen, bugünü belki de herkesten daha iyi yakalayan bir adam portresiyle karşılaşmıştık. Dünyanın bütün seslerinden haberdar ve bu seslerin uyumuyla mutlak barışı, daha iyi bir dünyayı mümkün kılınabilineceğine yürekten inanmış bir portre. Eğer hayatta olsaydı, kim bilir daha neler yapacaktı.
Joe gibi adamların yokluğu daha fazla koyuyor insana. Sadece insanın içindeki ümidi değil aynı zamanda insana dair ümidi yaşatan biriydi. Etrafımızdaki saçmalıklara, çaresizliğe, açgözlülüğe rağmen bir şey yapabilmenin, birisi olabilmenin umuduydu Joe. Daha da önemlisi bizden biriydi. Bizimle oturan, bizimle kavga eden nazik, kibar bir sokak çocuğuydu. Bu yüzden unutulmamalı Joe Strummer. Kendimize saygımız, bu dünyadan bir talebimiz ve bir dosta olan ihtiyacımız baki kaldığı sürece.