Sol gösterip sağ vurmak

İktidar sevicilikten olsa gerek, 14 Mayıs 1950'nin yıldönümleri, törenlerle kutlanırken, Demokrat Parti'nin kuruluş tarihi olan 7 Ocak 1946 pek anımsanmıyor. 7 Ocak 1946, fikri pırıltısı bugün bile geçilememiş...
Haber: YÜKSEL IŞIK / Arşivi

İktidar sevicilikten olsa gerek, 14 Mayıs 1950'nin yıldönümleri, törenlerle kutlanırken, Demokrat Parti'nin kuruluş tarihi olan 7 Ocak 1946 pek anımsanmıyor. 7 Ocak 1946, fikri pırıltısı bugün bile geçilememiş, "Yeter, söz milletindir" sloganıyla fitili 7 Haziran 1945'te ateşlenen bir dönüm noktasına işaret ediyor. Bütün bu sürecin başlangıcınıysa siyasi tarihe "dörtlü takrir" olarak geçen ve bugün bile "demokrasi manifestosu" olarak tanımlanan bildiri oluşturuyor.
"DP, CHP'nin altı parmak solundadır" diyerek, Mehmet Ali Aybar'ı bağımsız aday listelerinde göstererek, özgürlük ve demokratikleşmenin önünü açacağı vaadine, sosyalist hareketin önemli isimleri dahil olmak üzere, herkesi inandırma başarısına imza atan eski komitacı Celal Bayar'ın başını çektiği, sözcülüğünü, Şevket Süreyya'nın, "büyük rakamlardan korkmayan biri" diye tanımladığı Adnan Menderes'in üstlendiği ve sonradan kuruculuğunu yaptığı DP'nin karşısına geçerek mücadele eden büyük tarihçi Fuat Köprülü ile Refik Koraltan'ın da imzalarının bulunduğu "dörtlü takrir"in bütünlüklü ve demokratik bir manifesto olarak kabul edilmesinde şaşırtıcı bir abartı bulunuyor. Zira, "dörtlü takrir"in, esas olarak, genç Cumhuriyet'i ve CHP'yi özenle koruduğu görülüyor.
Mecburen, mecburiyetten!
"Dörtlü takrir", "Kuruluşundan beri Türkiye Cumhuriyeti'nin ve CHP'nin en temel ilkesi olan demokrasi prensiplerine inanmış Türk milletinin ancak bu prensiplerin uygulanmasıyla refah ve saadete ulaşacağı kanaatine bağlanmış olan vatandaşların bütün memlekette ve özellikle partimiz mensupları arasında büyük çoğunluk oluşturdukları şüphesizdir" cümlesiyle başlıyor. Bu cümle, aynı parti grubu içinde yer alan muhalif hareketin diplomatik manevrası olarak kabul edilse bile, devamında belirtilen, "burada izahına lüzum görmediğimiz Serbest Fırka tecrübesinin uyandırdığı tepkilerden dolayı siyasi hürriyetlerin kısıtlanmasına rağmen Cumhuriyet idaresinin demokratik gelişme yolunda ilerleme kararından geri döndüğü herhalde söylenemez" cümlesi, "dörtlü takrir"cilerin girişiminin, esas olarak, parlamentoda görüşülmeye başlanmış bulunan "Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu"nu geri çekmeye yönelik olduğu izlenimini veriyor.
Hele hele, Anayasanın demokratik özünden uzaklaşılmasını savaş koşullarına bağlamış olması ve "Cumhurbaşkanından en küçük ferdine kadar bütün milletin demokratik ülküleri taşıdığından şüphe edilemez" denilmesi, ortaya çıkan siyasal oluşumun embriyonunun Adnan Menderes ve Emin Sazak gibi toprak sahiplerinin çıkarlarıyla örtüştüğünü gösteriyor.
"Dörtlü takrir"cilerin verdikleri önerge kabul edilmediği gibi, İnönü'nün senaryosu için fırsat yaratmışlardı. Daha sonra istifa etmek zorunda kalacak olan Bayar hariç, diğer üçü hemen partiden ihraç edilmişlerdi. Süreç onları, belki de başlangıçta hiç hesap edemedikleri bir noktaya taşımış; Demokrat Parti'nin kuruluşuna mecburen start verilmişti. 1946'da yapılan tartışmalı genel seçimlerde 66 milletvekili çıkarabilen Demokrat Parti, "Yeter, söz milletindir" sloganını kullandığı 14 Mayıs 1950'de iktidar olacak çoğunluğu yakalamıştı.
DP dönemi, hem demokrasiye geçiş hem de refah dönemi olarak anılıyor. İnönü'nün damadı Metin Toker'in bile, "Tek partinin 27 yılına karşılık, DP'nin 10 yılında elektrik üretimi yüzde 250, çimento üretimi yüzde 414, köy yolları uzunluğu yüzde 918, lise sayısı yüzde 120 arttı. üniversite sayısı üçten altıya çıktı" biçiminde dile getirmesi, değişen dünya konjonktürünün yarattığı olumlu havanın da DP'ye mal edildiğini gösteriyor.
Demokrasi aşkı mı, çıkarlar mı?
Toker'in verdiği rakamlar, "istatistikler, mini etek gibidir; her şeyi gösterir, asıl görülmesi gerekeni gizler!" deyimini kanıtlıyor. Rakamların albenisi, Halkevlerinin kapatılmasını, basına ağır sansür getirilmesini, CHP'nin mallarına, -tıpkı 12 Eylül darbesi döneminde olduğu gibi- el konulmasını; İnönü'nün çıktığı yurt gezilerine izin verilmemesini, muhalefete meyleden illerin ya Bölükbaşı'nın kazandığı Kırşehir gibi ilçe ya da İnönü'nün kazandığı Malatya gibi, Malatya ve Adıyaman diye ikiye bölünmesini gizleyemiyor. İkinci Büyük Savaş gibi herkesin taraf olduğu bir süreçte tarafsız kalmayı beceren Türkiye'nin, kendisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Kore'ye asker göndermesi, üstelik bu kararın TBMM'nde alınmadan verilmesi, DP'nin nasıl bir demokrasi anlayışını benimsediğine işaret ediyor.
Bayar'ın, DP'nin kuruluşundan sonra özellikle solcu aydınlara ağırlık verdiği; Mehmet Ali Aybar'ın aday gösterilmesinin dışında Mihri Belli'ye ve hatta TKP'ye de doğrudan veya dolaylı cazip teklifler götürdüğü biliniyor. Aynı Bayar'ın bir süre sonra, "muhalefetli demokrasi istemiyoruz" demesi, Menderes'in de, iktidarının cicim aylarında basına özgürlük getiren yasadan, sonraları "çok pişmanım" diye bahsetmesi, kaderin bir cilvesi olmaktan çok, DP'nin durduğu yeri gösteriyor.
DP'nin çıkışı, bir "demokrasi manifestosu" olmaktan öte, bir çıkarlar koalisyonuna işaret ediyor. Bu haliyle bakıldığında DP, TCF ve Serbest Fırka'nın devamı niteliğinde, ancak, onların tecrübelerinden ders çıkarmasını bilen bir görünüm arz ediyor. Bu süreçte İnönü'nün oynadığı rolü de yabana atmamak gerekiyor. Her ne kadar 1946 seçimlerine hilenin karıştığı söyleniyorsa da, İnönü'nün, 1946 ile 1950 arasındaki zaman diliminde iktidarı devretmenin demokratik sürecin gereği olduğuna ilişkin toplumsal bilinç dönüşümünde büyük rol oynadığı yadsınamaz.
Bugün sık sık Demokrat Parti'nin siyasal hayatımıza demokratik bir açılım getirdiğine vurgu yapılıyor. Halkın yokluktan, yoksulluktan, baskıdan bıktığı o dönemde, ülke solcularının düştüğü hata, nedense, son altmış yıllık tarihe de rengini vermiş bulunuyor. Kısacası, bundan altmış yıl önce 7 Ocak 1946'da kurulan DP'nin, siyasi tarihimizin sol gösterip sağ vuran ilk partisi olmaktan başka bir misyonu bulunmuyor; sonraki süreçler, sol gösterip sağ vurma konusunda DP'nin sonuncu olmadığını gösteriyor.