Soldaki boşluk

22 Temmuz seçimleriyle birlikte ortaya çıkan tablo sol/sosyalist hareket açısından yeni bir şey içeriyor mu? Solda yeni bir sürecin başlayabileceğine ilişkin herhangi bir işaret veriyor mu?
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

22 Temmuz seçimleriyle birlikte ortaya çıkan tablo sol/sosyalist hareket açısından yeni bir şey içeriyor mu? Solda yeni bir sürecin başlayabileceğine ilişkin herhangi bir işaret veriyor mu? Bu sorulara olumlu yanıt vermeyi gerektiren başlıca şu üç olgudan söz edilebilir.
Birincisi, toplumun önüne çıkmak gerektiğinde, deyim uygunsa "büyük siyaset" yapmak söz konusu olduğunda çeşitli parçalara ayrılmış sol/sosyalist partilerin pek bir işe yaramadığı 22 Temmuz seçimleriyle bir kez daha görüldü. Parti genel başkanlarının bağımsız aday olmalarında yüzde 10 barajı ve oluşan siyasi konjonktür etkiliydi elbette, ama bu vesileyle bir kez daha görüldü ki, ÖDP'den EMEP'e, SDP'den EHP'ye, DSİP'e kadar sayıları bir hayli fazla olan bu partiler "büyük siyaset" yapmakta pek işe yaramıyorlar. Bazı partilerin genel başkanlarının aday olduğu hatırlatılarak söz konusu partiler için bu değerlendirmenin abartılı olduğu ileri sürülebilir. Ama ne olursa olsun sonuçta bu adaylar partilerinden ayrılıp bağımsız olarak toplumun karşısına çıktılar ve destek istediler. Aldıkları destek de partilerine değil kendilerine idi. Her birinin oyuna bakıldığında -Kürt oylarının yanı sıra başka zamanlar verilmeyen bazı sol oyların da eklenmesiyle- daha önceki seçimlerde partilerinin aldığından çok daha fazlasını aldıkları görülür. Evet, bu adayların yürüttüğü seçim kampanyalarında partiler belli güçleri mobilize etti kuşkusuz, hatta bunlar olmasa etkili kampanyalar da yürütülemeyebilirdi. Ancak solun/sosyalist hareketin bilinen parçalanmışlığı ve bölünmüşlüğü nedeniyle bu partilerin hiçbirine itibar etmeyen ve belki de bu partilerin harekete geçirdiklerinden daha fazla sayıda insanın da bu bağımsız aday çalışmalarında yer aldığı unutulmamalıdır. Ve ne olursa olsun sonuçta kişiler (bağımsız adaylar) partilere tercih edildi ve daha fazla destek buldular. Böylece aslında bilinen bu durum bir kez de 22 Temmuz seçimleri dolayısıyla ortaya çıktı ve herkes gördü ki, eğer Türkiye'nin geleceğinde sol, sosyalist hareket olacaksa mevcut partilerin oluşturduğu bu "mahfil yapılanması" aşılmak zorundadır.
1989-2001 süreci...
İkincisi, 5 Ağustos 2007 tarihli Radikal İki'de Ahmet İnsel'in isabetle belirttiği gibi, ÖDP'nin artık siyaseten sonunun gelmesi sol/sosyalist hareket açısından önemli ve yeni bir durumdur. İnsel etraflıca anlattığı için tekrara gerek yok, ama ÖDP'nin siyaseten zamanını doldurmuş olması, sosyalist solun bir döneminin de sona erdiği anlamına gelir. Çünkü ÖDP 1989 yazında başlayan ve sol kamuoyunda "Kuruçeşme süreci" diye anılan bir birlik ve yeniden yapılanma sürecinin sonlarında, 1996'da büyük bir coşku ve heyecanla kurulmuş, geniş bir destek bulmuş bir siyasal-örgütsel projeydi. "Aşkın ve devrimin partisi" 1999 seçimlerinde umduğunu bulamayınca krize sürüklendi ve aslında 2001'de neredeyse ortasından bölünerek orijinal temellerini ve iddialarını kaybederek bir tür "sekt partisi" haline geldi. 2002 seçimlerinde de gerilemeye devam eden ÖDP'nin sonuçta 2007 seçimlerinde izlediği politikalarla geleceği olmayan bir siyasi oluşum haline geldiği artık aklı başında herkes tarafından görülür oldu. Eski genel başkanı Ufuk Uras da, hem bağımsız aday olurken Parti Meclisi ile giriştiği mücadeleyle hem de milletvekili seçildikten sonra ÖDP'yi aşan bir siyasi örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu ifade eden demeçleriyle, bu durumu görenler arasında yer aldığını kanıtladı.
1989 yazında 22 sosyalist aydının çağrısıyla İstanbul-Kuruçeşme'de başlayan tartışma süreci, 1989 Kasım'ında Berlin Duvarı'nın yıkılmasının da yarattığı rüzgarları arkasına alarak solda yeni bir anlayışın gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Türkiye'de solun, akıldışı noktalara varan parçalanmışlığına son vermek üzere yeniden yapılanması, yeniden bir toplumsal hareket düzeyine yükselmesi için, bu süreçte yapılan ideolojik ve siyasal tartışmalar sonucunda SBP (Sosyalist Birlik Partisi), BSA (Birleşik Sosyalist Alternatif), BSP (Birleşik Sosyalist Parti) ve nihayet ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) ortaya çıkmıştı. Ve özellikle birbirini takip eden bu örgütlenme zincirinin son halkası olarak ÖDP herhalde o tarihe kadar Türkiye sosyalist hareketinin gördüğü en ciddi, en geniş birlik ve yeniden yapılanma adımı olmuştu. Ancak ÖDP de başarılı olamadı ve aslında 2001 sonrasında solda herkes evine döndü, küçük "sekt partileri" içinde mücadelelerini sürdürdüler. Bu bağlamda ÖDP de bu "sekt partilerinden" biriydi ama doğrusu bu hakikatin geniş sol kamuoyunun pek de bilgisi dahilinde olduğu söylenemez. Ancak şimdi bu hakikat galiba herkes tarafından bilinir, görülür, kabullenilir hale geldi. 90'lı yıllara damgasını vuran bir birlik girişiminin başarısızlığına sevinmek mümkün değil elbette, ama bu gelinen noktanın önemi ve anlamı şudur: Solda yeni bir sürecin başlaması açısından ÖDP bir tür engel olmaktan çıktı. Yani 2001'den bu yana süren ve solda egemen olan "evli evine, köylü köyüne" döneminin, yerini yeni bir sürece bırakabilmesinin koşulları doğmuş görünüyor.
Üçüncüsü, CHP'nin artık çok geniş çevrelerce ve hatta birçok eski CHP'li tarafından da "sol" bir parti olarak görülmemeye başlanması 22 Temmuz'un bir başka önemli olgusudur. Solda bir yeniden inşa süreci giderek bir siyasal ihtiyaç olmaktan da ötede, bir toplumsal ihtiyaç olarak kendisini dayatmaya başlayacaktır. Siyaset biliminin ölçütleri çerçevesinde CHP'nin sosyal demokrat veya sol bir parti olmadığı ne kadar söylenirse söylensin halkın algılaması farklıydı, ama artık bu açıdan da durum değişiyor. Deniz Baykal belki de sola bir hizmette bulundu ve CHP'yi sol bir parti olmaktan, daha doğrusu böyle görülmekten, algılanmaktan çıkardı. Ama böylece boşluk kabul etmeyen siyaset açısından, solda geniş ve ciddi bir boşluk da oluşmaya başladı. Galiba bunu ilk gören AKP oldu ki, solcu bilinen bazı isimleri vitrinine koyma gereğini duydu ve o boşluğa da sarkmaya çaba gösterdi.
Önümüzdeki 10 yılı düşünmek
Eğer durum buysa, fazla acele etmeden ama çok da gecikmeden soldaki bu boşluğun nasıl ve kim tarafından doldurulacağını tartışmak gerekiyor. Hemen bugünden yarına telaşla yapılacak işler değil, en azından önümüzdeki 10 yılı düşünerek solun geleceğini belirleyecek adımlar atmak, tabii daha önce bunları tartışmak ve planlamak şarttır. Daha şimdiden çeşitli kişilerin veya çevrelerin bu tür planları olabilir, hatta bazı görüşmelerin bile başlamış olması mümkündür. Önemli olan şudur ki, eğer sol/sosyalist hareket 90'lı yıllardaki gibi bir süreç içine girerek, birleşik ve çoğulcu bir anlayışla kendini yeniden inşa etmeye kalkışacaksa bunun demokratik, şeffaf ve kapsayıcı olması şarttır. Bu doğrultuda harekete geçecek sol birikimin tümünü kucaklaması ve değerlendirmesi gerekir. Bu olmadığı takdirde ve aceleyle bazı adımların atıldığı koşullarda doğan fırsatlar da heba olur ve sonuç alınamaz.
1989-2001 süreci ÖDP ile noktalanırken ne tür zorluklar taşıdığı da görüldü. Yani öyle kısa sürede başarılacak büyük işler hayaliyle davranılmamalı. Tam tersine soğukkanlı ve uzun vadeli düşünerek adım atılmalı. ÖDP deneyimi bu açıdan çok öğreticidir. Ayrıca artık bu süreçte parlamentoda iki tane sosyalist milletvekili ve DTP grubunu oluşturan Kürt milletvekilleri de bulunuyor. Dolayısıyla demokratik bir muhalefet odağı olarak Kürt hareketi de bu sürecin bir öznesi ve bütün bu süreçte ayrıca değerlendirilmesi, nasıl bir ilişki kurulacağı açıklığa kavuşturulması gereken bir güç olacaktır.
Böylece 22 Temmuz sonrasında, artık Kürt hareketinden 10 Aralık Hareketi'ne kadar uzanan hayli geniş bir siyasi yelpaze içinde yer alan demokratik, sol, sosyalist muhalefetin ne yapacağı, birlikte nasıl hareket edeceği ve örgütleneceği gibi bir sorun karşımızda duruyor. Bu güçlerin, örneğin önümüzdeki 10 yıllık süreç içinde nasıl bir Türkiye için mücadele edeceklerini ortaya koymaları ve bunu sadece bir örgütlenme modeli olarak değil, toplumsal, siyasal, kültürel boyutlarıyla bütünlüklü bir "gelecek projesi" olarak programlamaları gerekir. Ve bu programın kısa ve uzun vadeli olarak nasıl hayata geçirileceği titizlikle, sabırla ve büyük sorumlulukla tartışılmalıdır.
Bu noktada artık topluma daha etkili bir şekilde seslenebilecek, medyanın da görmezden gelemeyeceği sosyalist milletvekillerinin bulunması ve bu çalışmaların içinde yer almaları elbette bir avantaj olur. Gerek Ufuk Uras, gerekse Akın Birdal 1989-2001 sürecinin deneyimlerine vakıf, bir dönem ÖDP içinde birlikte yer alan sosyalistler olarak, hem zorlukların ve kaybedileceklerin, hem de birikimlerin ve kazanılacakların farkındadırlar. Ve belki de bu yeni sürecin işaret fişeği, onların başını çekeceği, iyi düşünülmüş bir çağrı olur...