Solun ortak adayları

"Sol bir ortak aday" projesi epeydir "defansif", hatta nefes almaya çalışan sola umut aşılayacak, dudaklarımızda hafifçe bir tebessümün oluşmasına neden olacak küçük ama moral anlamı büyük bir girişim.
Haber: ÖMER FARUK / Arşivi

"Sol bir ortak aday" projesi epeydir "defansif", hatta nefes almaya çalışan sola umut aşılayacak, dudaklarımızda hafifçe bir tebessümün oluşmasına neden olacak küçük ama moral anlamı büyük bir girişim. Kahrederek içimize attığımız öfkemizi dışa vurabileceğimiz bir kanal... Patron/şef-vekillerinin oluşturduğu kürsüden onlara haddini bildirmeye yönelik "iki çift münasip laf" hepimize iyi gelecek...
Örneğin: Biliniyor! Kabaca iktidarın bileşenleri, Türk, Sünni Müslüman, erkek ve yaşlılardan oluşuyor. Kürtler, Aleviler/ateistler, kadınlar, eşcinseller ve gençler dışarıda kalıyor. İdeolojik terkibini ise milliyetçi, duruma göre dinci ya da laik, militarist, devletçi, heteroseksist, insanmerkezci (antroposantrik) unsurlar ve demokrasi düşmanlığı oluşturuyor. İktidar bloğunun bütün bileşenlerinin, dünyanın hiçbir yerinde olmayan yüzde 10 barajını savunmasına ve başkalarına verilen oyları büyük bir umursamazlıkla kendi aralarında paylaşmasına, demokrasi kültürü açısından tek bir şey denir: Demokrasi hırsızlığı! Bence, büyük bir gönül rahatlığıyla "kral çıplak" demenin, "demokrasi hırsızları!" diye haykırmanın vakti geldi. Evet, Meclis'e, "hırsıza hırsız demek için girmek istiyoruz."
İlk kez solun/ezilenlerin farklı kesimleri bir proje etrafında birleşiyor. Kendi küçük/çatışmasız/rahat cemaatlerinden çıkarak başka insanlarla buluşup ortaklaşarak bir hedefe doğru yürüyorlar. Diğerlerini ikna etmek için uzun teorik tartışmalar yapmaktansa kendilerini geri çekiyorlar ya da politik durumun sıkıştırmasını gözönünde bulundurup teorik tartışmaları erteliyorlar.
Bu durum "alternatif bir sol kültür"ü yaratmak için bir başlangıç noktası da olabilir bence. Kimsenin diğerine kendini dayatmadığı, farklılığın normal, dahası zenginleştirici bir özellik olarak görüldüğü, aynı zamanda bir işin ucundan beraberce tutulduğu bir girişim bu. Süreç, istediğimiz sonuçlara evrilemeyebilir. Kestiremediğimiz bir senaryo devreye girip, "Meclis'e tünel kazma" faaliyeti yarım kalabilir. İktidarın muhtelif kanatlarının yanı sıra uluslararası aktörler de devrede! Hangi senaryoyla muhatap olacağımızı zaman gösterecek... Ama ben senaryoya çok takılmadan "alternatif bir sol kültür"ü inşa etme üzerine biraz kafa yoralım derim. Bu süreçte "göl maya tutarsa", seçim sonrasında da beraberce iş yapabilir, senaryoların pasif figüranları olmaktan çıkıp senaryo yazmayı deneyebiliriz.
İçimizden birileri
Bu süreçte en çok dikkat etmemiz gereken nokta yeni bir "iktidar ilişkisi"nin doğmaması. Herkesin birbiriyle eşit konumda olması. Kişiler için olduğu kadar gruplar ve partiler için de dikkat etmemiz gereken bir özellik bu. Gücü değil, ilkeleri olan bir ilişki biçimini tercih etmeliyiz. ABD'nin yaptıklarını görüyoruz. Hiçbir insanlık değerini, ilkesini gözetmeden güçlü olduğu için istediğini yapan, "güçlü olduğu için haklı olduğunu" (Agnes Heller) düşünen, bu yüzden insanlığın giderek değersizleşmesine neden olan bir tahrip makinesi gibi çalışıyor.
Seçim kampanyasını "iktidar söylemi"nin dışına çıkarak kurgulamalıyız. İktidar partileri devasa ses düzenleri ve otobüsleriyle bütün meydan ve caddeleri yakında dolduracaklar, güçlerini birbirlerine ve halka gösterecekler. Bizim "bisiklet konvoyu" gibi hem çevreci, hem daha çok katılıma imkân sağlayıcı hem de izleyenlerle arasındaki mesafeyi en aza indirgeyici özellikleri yüzünden tercih edeceğimiz alternatiflerimiz var.
Adaylar içimizden birileridir; eşitlerimizdir. Bizden üstün herhangi bir vasıfları yoktur. Onlara "bey, sayın ya da hocam" diyerek hiyerarşik bir ilişki üretmememiz gerek. Onlar bizim için "n'aber lan köftehor"dur. Lenin, devrim koşullarının olgunlaşmasından söz ederken şu kriterleri kullanır: a. Yönetenler yönetemez olmalı, b. Yönetilenler artık yönetilmek istememeli. Biz de "yöneten-yönetilen ayrımının ortadan kalktığı bir toplumsallık" tahayyül etmiyor muyuz?
Hatırlayın! Yakınlarda, evden ilk kez Hrant Dink'in cenazesine katılmak için çıktık. Bizi kimse örgütlemedi, çağırmadı. Ayakkabısının altı delik, güzel gülüşlü birinin alçakça katledilmesine duyduğumuz öfke, içimizin sızlaması bizi harekete geçirdi. Artık kimsenin aldırış etmediği bir "iç değer"imiz var çünkü: Vicdan! Bu değere yüz binlerin sahip olduğunu şaşırarak gördük. Üstelik enternasyonalist, dayanışmacı, özgürlükçü ve empati duygusu gelişmiş bir vicdan bu. İktidarın bileşenleri o gün ilk kez "empati" sözcüğünü öğrendiler. Vicdanı olmayanın empatisi de olmaz! Rakel Dink'in "bebekleri katil yapan" atmosferden söz eden cümlelerini de anlamadılar. Julian Barnes'ın, "Hiçbir savaş gerekçesi bir çocuğun parmağını incitmeyi haklı göstermez" sözleri de hiçbir şey ifade etmedi: Bebekleri katil yapmayı sürdürüyorlar... Ama bizim enternasyonalist, dayanışmacı, özgürlükçü ve empati duygusu gelişmiş bir vicdanımız var. Bunun barındırdığı potansiyeli cenazede gördük, şimdi bir kez daha evden çıkma vakti. Öğreteceklerimiz bitmedi!
Zaman dar. Birbirimize değme, birbirimizi anlama, içerme imkânımız pek yok. Eylemlilik sürecinde kimi zaafların olması kaçınılmaz. Yeterince ortaklaşamadığımız için hepimize aynı uzaklıkta ve yakınlıkta olan kimi sözcük ve davranışlarda mutabık kalamadık. Her kişi ya da yapı ister istemez kendine göre katılacak bu eylemlilik sürecine. Bunu normal kabul edip bu sürecin kaçınılmaz özelliği olarak görmemiz gerek. Acemiliklerimizi sorun değil, doğal kabul etmeliyiz. Siyasi bir terim olarak "çokluk"tan söz etmeye başlayabiliriz...