Son mutluluk

Son mutluluk
Son mutluluk

Tarlabaşı nın çocukları kimbilir artık nerede?

Şehrin dokusunu hesaba katmadan, doğa ve kültür hazinelerini korumadan yapılan dönüşüm, şık bir yıkımdan başka bir şey değildir
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Ferzan Özpetek’in bir aile dramını konu alan ve İtalyan yazar Melania G. Mazzucco’nun romanından uyarladığı ‘Mükemmel Bir Gün’ filmindeki o sahne gözümün önünden gitmez. Boşandığı sorunlu kocasının iki çocuklarını öldürdüğünden habersiz olan anne, gece vakti Roma sokaklarında dolaşmaktadır. Onun bilmediği felaketi biz çoktan izleyici olarak görmüşüzdür ve polislerin arayıp o haberi vereceğini de biliriz. Aslında felaketin öngörüsü, derin bir korku olarak kadında da iç bilgi olarak mevcuttur. Çocukları babaya bırakmadaki tereddütü, huzursuzluğu hep bundandır. Ama yine de ihtimal veremez elbette, verse aklını kaçırır. Ve işte o an, kocaman bir külah dondurma alıp yalamaya başlar. Çok mutludur.
Her dondurma yeyişimde o kadın geliyor aklıma. Ferzan Özpetek’in özgün sinema dilinde, saf mutluluğun simgesi olarak bir külah dondurmanın bize hissettirdiklerini hiçbir diyalog veremez. O son mutluluk anı, kadın için. Bir daha hayatı asla eskisi gibi olmayacak. Ve dondurmayı hayatının yıkımının öncesindeki bir milat gibi anacak.
Elbette bunların hiçbiri filmde yok ama işte hissedip düşünüyoruz, elde değil. Ve tabii hemen sonrasında kendi filminin sonu mutluluk anlarını arıyor insan. Dünya başımıza yıkılmadan bir an öncesindeki o nokta hangisiydi? Filmin başa sarılmasının istediğimiz yer, yüzümüzdeki derinleşen çizgi, gözümüzün sönen feri olarak kayda geçen boyut… 

Kayıp sonrası hayat
Yıkım koca bir kayıp hissi demek. Birilerinin, bir şeylerin eksilmesi hayatından ve onları bir daha yerine koyamayacak olmanın çaresiz kabulü. İstanbul kayıp ne demek iyi bilir. Hem tarih boyu tanık olduğu onca kıyım, ölüm üzerinden hem de bizzat teninde yaşadığı yıkımdan bilir. Bu kadar hoyratlığa maruz kalıp yine de büyüleyiciliğinden taviz vermeyen az yer bulunur. İstanbul işte bu inadına güzelliktir. Gelgelelim çektiği çile bitmez İstanbul’un. Ve her kuşak İstanbullu sanki başka bir şehir anlatır birbirine, o denli yıkılır, o denli kaybolur.
Bizim zamanımıza da kentsel dönüşüm planları ve fantastik inşaatlar damgasını vuruyor. Hesapta deprem tehlikesi karşısında afet riski altındaki alanlarının yeniden düzenlenmesini amaçlayan uygulama, Sulukule’de gördüğümüz üzere, bir mahallenin o özgün hayat biçimini ortadan kaldırdı. İnsanlar kökünden koptu, savruldu. Bir şeyleri daha kaybettik.
Sonra Tarlabaşı geldi. Oranın da kendine has dokusu yerle bir oldu. Haydarpaşa’nın önünden her geçişimde, neden bir kent garlarına sahip çıkamaz, hangi modernlik anlayışı, tarihi binaların kendi işlevlerini yerine getiremez hale gelmesinin bahanesi olabilir, diye ürperiyor. Arada kontrol niyetine başımı uzatıp Galata Kulesi’ne ve tarihi yarımadaya, zarif minarelere bakıyorum ufuktan. Şükür duruyorlar, vapura atlayıp “İstanbul’dasın” diyorum kendime. 

Gazi Mahallesi’nde Venedik evleri
Dönüşüm dediğimiz şey, bir şehrin en temel, en karakteristik dokularını tahrip etme boyutuna vardığında, bende sadece yağma hissi uyandırıyor. Ve daha da acıklısı, ellerimizle yok ettiğimiz şeyi sanal olarak yapay ve iğreti biçimiyle en olmadık yerlerde yeniden kurmaya çalışıyoruz. Boğaz kıyılarını mahvedip çocukların lego oyunu misali önünde su birikintili, ardında heyula gökdelenli tuhaf yapıları Boğaziçi evleri diye pazarlamak. ancak akla ziyanlıklar abidesi memleketimizde olabilecek şeylerden biri. Hele toplumsal gerginliklerin simgesi Gazi mahallesinde Venedik evleri inşa etmeye kalkmak, gerçeküstücülükle yarışıyor. Kanal üstü köprülerle, tiyatro dekoru gibi evlerde, güvenlik çemberli, koca koca duvarların gerisinde kurduğumuz hayat, bize hakikatimize mal olmayacak mı? Hayattan bu derece kopuk mekânların, bana sordurduğu en dehşetli soru işte bu.
Yasalaşması gündemde olan tasarı ile birlikte Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, bütün dönüşümlerle ilgili neredeyse tek yetkili konumuna geliyor. Tasarı uyarınca riskli her türlü alanda harita, plan, proje, arsa ve arazi düzenleme işlemlerini yine Bakanlık yapacak. Ama evdeki planın çarşıdaki hayata uyabilmesi için esas olan yerel yönetimler ve ömrünü imar, iskan ve mimariye adamış ilgili kurumların bir arada çalışması.
Bir şehrin dokusunu hesaba katmadan, onun doğa ve kültür hazinelerini korumadan yapılan dönüşüm, aslında şık bir yıkımdan başka bir şey değildir. Tevekkülü ile meşhur İstanbul’un bile böyle bir felakete razı geleceğini sanmam. Zaman denen sonsuz boyutta, bugün itibarıyla İstanbul’da yaşıyor olmamız, onu devraldığımız uygarlıklara ve devredeceğimiz yeni kuşaklara karşı sorumsuz davranabilme küstahlığını tanımaz hiçbirimize. Gösterişli fetih kutlamaları yerine, şehri yılın her gününde layıkıyla sahiplenip, içinde yaşayanlar için cehenneme çevirmesek, aslında hakkını vermiş oluruz. Ben elimde dondurmamla şehrin Arnavut kaldırımlı dik yokuşlarından birinden uçarak inerken, bu karenin son mutluluk anım olmamasını diliyorum. Her yokuş denize varsın ve herkes bir an gökteki kuşlara, denizdeki motorlara bakıp “Şükür” diyebilsin istiyorum. İstanbul bizden sadece bunu bekliyor.