Sosyal demokrat bir bilge

İşte tam da Cahit Sıtkı'nın anlattığı gibi bir şeydi senin için yaşamak. Alışılmış, tadına ve ayırdına varılmış, ufak ayrıntılardan oluşan, biteceği hiç mi hiç akla getirilmemiş bir güzel türkü. Şimdi ölümünden bir sene sonra, sana nasıl seslensem?
Haber: TÜRKER Y. ÖZSAYAR / Arşivi

"Öldük ölümden bir şeyler umarak
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
nasıl hatırlamazsın o türküyü
gök parçası, dal demeti kuş tüyü
alıştığımız bir şeydi yaşamak"


İşte tam da Cahit Sıtkı'nın anlattığı gibi bir şeydi senin için yaşamak. Alışılmış, tadına ve ayırdına varılmış, ufak ayrıntılardan oluşan, biteceği hiç mi hiç akla getirilmemiş bir güzel türkü. Şimdi ölümünden bir sene sonra, sana nasıl seslensem? Aydın desem hiç olmaz, hiç öyle seslenmedim ki sana. Aydın bey, Aydın Gürkan, hiç. En iyisi, sana hep olduğu gibi Aydın hoca demeliyim. Bunu hiç konuşmadık ama, ikimiz de adlarımızın sonuna takılan bu hoca ekinden son derece hoşnuttuk. Birilerine, birbirimizden söz ederken ya da tanıştırırken hep "hoca"lı adımızı kullandık. Birilerine yaptığı bütün kötü çağrışımlarına karşın ne güzeldir değil mi bu hoca takısı? Mutlaka hatırlarsın, herhalde şimdi de öyledir, ilkokulda öğretmenlerimize "öğretmenim" kısaltarak "örtmenim" diye seslenirdik. İlkokulu bitirip ortaokula geçmenin en önemli ayrıcalıklarından birisi, belki de en önemlisi, öğretmenlere artık "hocam" diye seslenecek olmamızdı. Sanki bu, bilim dünyasına girmemizin kabulü gibi bir şeydi. Çok sonraları, giderek yaşlanan, sakalları ve saçları ağaran gençlerin bizlere "hocam" diye seslendikleri o uzun yıllar. Hocam sözcüğü, artık "öğretmen" anlamından kurtuluyor ve "usta", "bilge adam" anlamına bürünüyordu. İşte sen, tam da bu anlamda "hoca"ydın, gerçek bir usta, gerçek bir bilge.
Niyetim bir anma yazısı yazmak değil. Niyetim, uzun süredir hasret kaldığım şeyi yapmak, seninle dertleşmek. Seninle söyleşmek. Keyifli olduğun günlerde seninle söyleşmek ne tadına doyulmaz bir keyif olurdu. Konuya önce, kayadaki ince bir çatlaktan damla damla çıkan kaynak suları gibi, kısa ve çekinik sözcük ve cümlelerle başlayıp, daha sonra bu damlacıkların berrak bir akarsuya dönüşmesi gibi, art arda dizilen düzgün ve etkileyici cümlelerle devam etmen beni şaşırtırdı. Sanki o sözcükler, o cümleler bir yerlerde hazır bekliyorlardı da, sen bir komutla onları özgür kılıyordun. Sözcükler ve cümleler, sanki senden bağımsız, bir medyumun ağzından dökülür gibi, son derece düzenli, son derece etkili bir ses tonuyla dinleyenleri sarmalar, onları sessiz bir dinleyiciye dönüştürürdü. O kadar ki, o anlarda, söylediklerine katılıp katılmadığımızı bile düşünmezdik. Öylece dinlerdik. Şundan eminim, çoğu kez de gözlemledim, sanki senden bağımsızcasına ortaya çıkan bu düşünceler seni de şaşırtır, çok da hoşuna giderdi. En çok siyaset dışı konuşmalar çekerdi seni: Üniversite sorunları, üniversite özerkliği, nereden geldik nereye gidiyoruz sorusu ve buna bağlı olarak zaman kavramı gibi.
Türkiye'de solcu yok
Zorunlu olmadıkça siyaset konuşmak istemezdin. Özellikle siyasetten gelen ve seninle çok zor siyasi savaşımları paylaştıkları için özel konumu olan arkadaşlarının sana biçtikleri misyona sinirlenir, kızar, bağırır, onlara küserdin. Oysa hepimiz senin Türkiye'nin yazgısını değiştirebilecek bir misyonun olabileceğine inanıyor, sana da inandırmak istiyorduk. Buna karşı çıkıyordun ve uzun uzun açıklama yapmak da istemiyordun. Hatırlar mısın? Bir gün Torba'daki evinizin havuza bakan balkonunda yine aynı konuşma açıldığında "Bir dakika" demiştin "Parti kuralım diyorsunuz. Nasıl bir parti olacak bu?" "Sol" dedik, "Elbette sol bir parti". "İşte bütün mesele de burada," demiştin "Türkiye'de solcu yok." İşte o zaman yüreğinde taşıdığın kırgınlığı anladım. O kadar özverili olup her olanakta uzlaşarak ortak bir sol hareket yaratabilme girişimlerin, hep kötüye kullanılmıştı. İnsanlara güvenini kaybetmiştin. "Sol" tanımının içermesi gereken "erdemliliği" taşıyan insan sayısındaki inanılmaz düşüklük seni onulmaz biçimde kötümser yapmıştı. Aynı konuşmada, "Düşünebiliyor musunuz" demiştin "Kendini solda tanımlayan her parti 'mütedeyyin' insanları yok sayıyor. Türkiye'de mütedeyyin insanları gözetmeyen bir parti başarılı olabilir mi?"
Bunları geçelim. Sevmezsin. Sevdiklerine gelelim. Siyasetin konuşulmadığı dost sofralarına. Bodrum'a. Bodrum'da adı ünlülerle birlikte anılmayan salaş lokanta ve meyhanelerden aldığın keyfe. Hepimiz için nasıl bir sevinç kaynağı olurdu, bir telefonun. "Şuradayız, hemen gelin." Koşardık. Sen çoktan buz kovalarına şarapları koydurmuş, ahtapot salataları söylemiş olurdun. Ve arkadaşlarını karşıladığında yüzündeki o unutulmaz gülüşün nasıl da içimizi ısıtırdı, bunu sen bile bilemezsin. Öyle bir gülüş ki, gözlerin, yanakların, ellerin, gövden birlikte gülerdi. Öyle bir gülüş ki, seni olduğundan katbekat güzel, cana, yakın ve dost gösterirdi. Belki de seni o gülüş için bunca sınırsız seviyorduk ve seviyoruz.
Hastalık günlerinden söz etmeye hakkım bile yok. Boğaz'daki o minik fakat görkemli manzaralı ufak yalıda, umduğu mutluluğun yerine, hastalık günlerini seninle paylaşan o güzel yürekli kadın konuşabilir ancak o günleri. Çünkü ona dayanarak onca direndin ölüme, ona dayanarak yaşama tutundun. Bir de Oğul'a elbette. Gözlerinin içine bakan, üzüntünü, hüznünü birebir seninle paylaşan o dost köpeğe. Acı günlerdi, çok acı günlerdi.
Nâzım Hikmet, ki biliyorsun yüreğinde ölüm korkusunu büyüterek yaşamıştır, o güzelim 'Masalların Masalı' şiirinde

'... Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim.
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak,
sonra o da gidecek.'

dizeleriyle ölümün ve bitişin kaçınılmazlığını ne güzel anlatmıştı. Dediği gibi, sen gittin, kayboldu suda suretin. Sonra Oğul gitti, kayboldu suda sureti. Yaşam kaldı, İstanbul, İstanbul Boğazı, Boğaz'daki erguvanlar, Boğaz'daki yalı, Bodrum, sevdiğin kadın, arkadaşların kaldı. Teşvikiye Camii'nin bahçesini dolduran binlerce, Türkiye'nin dört bir yanında milyonlarca sevenin kaldı. Sonra onlar da gidecekler. Kaybolacak suda suretleri. Ama o zamana kadar, telefondan "Bugün Ece Temelkuran'ı okudun mu? Sakın atlama", "Bugün Selahattin'i mutlaka oku, öldüm gülmekten", "Hazır olun, bu pazar Koyunbaba'ya gidiyoruz" diyen sesin eksik kalacak. Hiçbir yerde o tanımlanamaz güzellikteki gülüşünle aydınlanamayacağız. Bizlere kızmayacaksın ve küsmeyeceksin. Bizler de gidene kadar, yaşamımızda hep bir şeyler eksik kalacak. Buna katlanarak yaşayacağız.
TÜRKER Y. ÖZSAYAR: Aydın Güven Gürkan'ın arkadaşı

Aydın Güven Gürkan, ölümünün birinci yıldönümünde, SODEV'in düzenlediği bir toplantıyla anılıyor. Toplantı yarın saat 19.30'da AKM'de. Toplantının açış konuşmasını Aydın Cıngı yapıyor, katılımcılar Oral Çalışlar, Halil Ergün, Ercan Karakaş ve Seyfi Oktay. Pelin Batu'nun sunacağı toplantıda bir de belgesel gösterilecek. (0212-292 52 52)