'Sosyalistler demokrasi kavramını geri kazanmalı'

Ellen Meiksins Wood, kitapları Türkiye'de ilgiyle okunan bir siyaset bilimci. Son olarak 'Sınıftan Kaçış' (Kasım 2006, Yordam Kitap) kitabı, yazarın yeni önsözüyle yayınlandı.
Haber: OYA KÖYMEN / Arşivi

Ellen Meiksins Wood, kitapları Türkiye'de ilgiyle okunan bir siyaset bilimci. Son olarak 'Sınıftan Kaçış' (Kasım 2006, Yordam Kitap) kitabı, yazarın yeni önsözüyle yayınlandı. Kendisiyle, bu kitaptaki tezlerinden yola çıkarak günümüz dünyası ve entelektüel ortamına ilişkin bir söyleşi gerçekleştirdik.
Postmarksistlerin sık sık "radikal demokrasi" hedefinden bahsettiklerini söylüyorsunuz, bu kavramla tam olarak ne kastediyorlar?
Kullandıkları biçimiyle bu aslında negatif bir kavram. Amacı Marksizmi ve hatta sosyalizm solun siyasi gündeminden çıkarmak. Attıklarının yerine pozitif bir şeyler koymaktan ziyade, sosyalizmi reddedişlerini ilerici ve radikal görünümlü bir formülle gizliyorlar. Onların bu kavramı kullanış amacı ve biçiminin sosyalizmle alakası yok. Ama bana göre "radikal demokrasi"yi sosyalizmle 'eşanlamlı' olarak düşünmek de mümkün. Aslında demokrasinin köken olarak ve kelimesi kelimesine, halkın yönetimi ya da halk iktidarı anlamına geldiğini gözönünde bulundurduğumuzda, sosyalizmi toplumun radikal bir biçimde demokratikleşmesi olarak da düşünebiliriz. Günümüz kapitalizm dünyasında gücün ve iktidarın dağılımına baktığımızda sermayenin ve kapitalist piyasaların yaşamımızın her yönüne hükmettiğini görüyoruz. Bu nedenle sadece siyasi düzenin radikal dönüşümü değil, toplumsal mülkiyet ilişkilerinin de Marx'ın deyişiyle "doğrudan üreticilerin özgür birliği" yönünde değişmesi lazım. Ama tabii demokrasi günümüzde çok başka anlama geliyor. 'Biçimsel' demokrasinin içine hapsedilen bu demokraside sivil özgürlükler ve siyasetin yöntemsel konuları kapsanırken, kapitalist toplumsal mülkiyet ilişkileri ve tahakküm biçimleri yerlerini sağlamca korur. Tabii ki, herhangi bir demokraside sivil özgürlüklerin garanti altına alınmış olması gerektiğine kesinlikle inanıyorum. Sosyalistler çoğu kez bu konuda çok dikkatsiz ya da kayıtsız davranmıştır. Ama demokrasi bundan çok daha fazlasıdır. Bence sosyalistler demokrasi kavramını geri kazanmalıdır. Pek çok sosyalist, özellikle de Marksistler, "demokrasiyi" burjuva kavramı olarak çok çabuk gözden çıkarmışlardır. Bizler demokrasiyi sahiplenerek, kavramın kelime anlamından başlayarak günümüz dünyasında "halkın egemenliği"nin ne anlama geldiğini açıkça ortaya koymalıyız.
Postmarksist eğilimlerin belirginleşmesini 1976-1985 arasına tarihlendiriyorsunuz. Bu yıllar kapitalizmin 20. yüzyıldaki ikinci büyük dünya krizine denk geliyor ve "çare" olduğu iddia edilen neoliberal politikalara geçişi de temsil ediyor. Postmarksist yazarların neoliberalizme ilişkin herhangi bir eleştirisi var mı, varsa bunlar nelerdir?
Postmarksizm bu dönemde olgunlaşmakla birlikte oluşum yılları 1960'lardır. Bu dönemde bazı radikal entelektüeller ve öğrenciler, entelektüel ve kültürel mücadelelerin özerkliğine ilişkin düşünceler geliştirmeye, kendilerini devrimci öncüler olarak görmeye başladılar. 1960'lar gelişmiş kapitalist ülkelerde göreli refah dönemiydi; tabii iktisadi refahın göstergelerinden biri de yükseköğrenimdeki öğrenci sayısının olağanüstü artışı, yeni bir entelektüel ve öğrenci katmanının ortaya çıkışı oldu. Savaş sonrası refah döneminde oluşan fikirlerin, iktisadi gerileme, kriz ve "çare" olarak yeni neoliberal stratejilerin gündeme geldiği bir dönemde olgunlaşması ironiktir. Fakat postmarksistlerin bu dönüşümü değerlendirmeye hazır olmaması, şaşırtıcı değildir. Bu ideolojilerin oluşum döneminde, genellikle açıkça söylenmeyen temel varsayımlarından biri, kapitalizmin zafer kazandığı ve tüketim kapitalizminin kitle bilincinde egemen olduğudur. Başka bir ifadeyle, kapitalizmin eleştirel teorisini yapacaklarına, balık suda nasıl görülmezse, kapitalizm de onlara görünmez olmuştu ve bütün dikkatlerini söylemler platformuna yoğunlaştırdılar; bu platformda entelektüel olarak ayrıcalıklı bir konumları vardı. Bu durumdan henüz kurtulamadıklarından kapitalizmin neoliberal aşaması ya da başka şeylerle ilgili söyleyecek çok az dişe dokunur şeyleri var.
Sizce Batılı postmodern ve postmarksist entelektüellerin, sınıf analizi ve politikalarından kaçışının sebepleri neler olabilir?
Değindiğim entelektüel akımların içinde yer alanlar, sınıfın çok dar ve herkesi kapsamayan bir kavram olduğunu, sosyalistlerin görmezden geldiği ırkçı, cinsiyetçi vb. değişik baskı biçimlerini kapsamadığı için, sınıf analizi ve politikasından hoşlanmadıklarını söylüyorlar. Birçok sosyalist, ırk ve cinsiyet ayrımcılığı mücadelelerinin ön saflarında olmasına rağmen sosyalist hareket ve Marksist teorinin her zaman bu sorunlarla gerektiği gibi ilgilenmediği doğrudur. Ama ben hiçbir zaman postmarksizmin ya da değişik postmodern akımların diğer tahakküm biçimlerini doğru düzgün analiz ettiklerine ve bu baskılardan nasıl kurtulunabileceğine ilişkin herhangi bir öneriler demetine rastlamadım. Onlar, dünyayı öylesine birbiriyle ilişkisiz değişik iktidar biçimleri ve söylem parçalarına ayırıyorlar ki, kapitalizmin bütünüyle kavranması, sisteme ait zorunlulukların değişik egemenlik ve baskı biçimlerine olan etkileri görünmez oluyor. Kapitalizmin bütünsel mantığını bir kenara atarak birçok baskı biçimini tanımlamaya çalışırken, sonunda kapitalizmin zaferini kabul edip kapitalizm karşıtı muhalefeti -modern liberal demokratik devlette gücün hiçbir alanda yoğunlaşmadığını savunan eski moda liberalizmin yaptığı gibi-, silahsızlandırıyorlar. Günümüzde küreselleşmenin bazı kavramsallaştırmalarında bu fikrin yeni bir türünü görüyoruz. Bize söylediklerine göre, artık sermayenin gücü hiçbir devlette yoğunlaşmadığı için, belirli coğrafi alanlarda sınırları olan devletler önemini yitirmiştir; bu nedenle devletler muhalif mücadelelerin hedefi olamaz. Bu tavrı entelektüel solun son moda akımı Antonio Negri ve Michael Hardt'ın 'İmparatorluk' ve 'Çokluk' fikirlerinde de görebiliriz. Pek çok radikal genç, onların antikapitalist mücadeleye, gücü "halk yığınlarında" görerek, herkesi ve çok değişik muhalefet güçlerini kapsayan, iyimser bir bakış açısı getirdiğini düşünüyor. Ama bana göre, onların düşünceleri iyimserliğin tam tersi. Bize bugün dünyada "hiçbir güç odağı"nın olmadığını, ne devlette ne de herhangi bir yerde güç yoğunlaşmasının bulunmadığını, "egemenlik" dağınık ve yayılmış olduğu için de hiçbir karşı-gücün olamayacağını, söylüyorlar. Bu nedenle kapitalistlerin gücüne karşı değişik muhalefet ve siyasi örgütlenme biçimlerini düşünmemiz gerektiğini, ama kesinlikle herhangi bir sınıfsal örgütlenmeye itibar etmememizi öneriyorlar.
Günümüz küresel kapitalizminde, devlet düzleminde muhalif mücadelelerin öneminin azalmadığını, tersine daha önemli hale geldiğini söylüyorsunuz. Sizce Latin Amerika'daki son gelişmeler, bu konudaki düşüncelerinizin iyi bir örneği midir?
Latin Amerika'yla ilgili uzun dönemde nelerin başarılabileceğine dair herhangi bir tahminde bulunmam güç. Ama şu anda bu gelişmelerin çok umut verici olduğuna da kuşku yok. Pek çok insan, özellikle gençler, kapitalizm karşıtı muhalifler, mücadelelerini IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel sermayenin örgütlerine yöneltmiş durumda. Ama bu örgütlerin tasavvur edebileceğimiz dönüşümleri dahi, Latin Amerika'daki yeni rejimlerin halklarının yararına yapabilecekleri kadar, halk kitlelerine yararlı olamayacaktır.
OYA KÖYMEN: Prof. Dr., Boğaziçi, Üni.