Soydaşlık temelli siyasetin açmazları

Bugünlerde, iktidarıyla muhalefetiyle, Türkiye'yi genelde Irak, özelde Kuzey Irak denklemine dahil etme arzusunun dillendirildiği kritik bir sürece tanıklık ediyoruz.
Haber: UĞUR KARA / Arşivi

Bugünlerde, iktidarıyla muhalefetiyle, Türkiye'yi genelde Irak, özelde Kuzey Irak denklemine dahil etme arzusunun dillendirildiği kritik bir sürece tanıklık ediyoruz. Müdahale çağrısının PKK için olmanın yanında, giderek daha çok Kerkük için yapılmaya başlandığı bir eşiği geçmiş bulunuyoruz. Bu yönelim, en azından görüntü itibarıyla, 'Türkmen soydaşların' haklarının korunması söylemine dayanıyor. Şu halde, siyasilerin ve yönetici elitin 'soydaş siyaseti'ne yakından bakmak gerekiyor. Ancak, öncesinde, Kerkük gerekçesiyle muhtemel bir güç kullanımının Anayasa ve uluslararası hukuk açısından tahliliyle başlamak uygun olacak.
Anayasa'nın 92. maddesinde, savaş hali ilanının ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesinin "milletlerarası hukukun meşrû saydığı hallerde" ve Meclis kararıyla olabileceğine hükmediyor. Ayrıca, madde metninde, asker göndermenin söz konusu olabileceği diğer iki durum olarak Türkiye'nin taraf olduğu bir milletlerarası antlaşmanın veya milletlerarası nezaket kurallarının gereklerine işaret ediliyor. Somut konu itibarıyla, son iki seçeneği tahlil dışı bırakmamız ve 'milletlerarası hukukun meşru saydığı haller'e odaklanmamız gerekiyor. 1945 sonrası uluslararası hukuk düzeninde, bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanılması, söz konusu devletin gerçekleşmiş saldırısını püskürtmeye dönük bir meşru müdafaa durumuna, meşru müdafaayı gerektirecek böyle bir durumun yokluğunda ise, BM Güvenlik Konseyi'nin kuvvet kullanma yönünde karar almasına bağlıdır (Tarhanlı 2003: 134). Bu iki durum dışında kuvvet kullanımı hukuksal dayanaktan yoksun olarak değerlendirilmek durumundadır. Son Irak operasyonu, ABD, Britanya, İspanya ve Portekiz'in herhangi bir BM kararını referans almaksızın 'egemen yetkileri'ne dayandırılmış (Tarhanlı 2003: 151-1) ve birçok şeyin yanında hukuk da katledilmişti. Kerkük'le ilgili olarak, meşru kabul edilen bu iki durumdan herhangi biri mevcut değildir. Bu koşullar altında Kerkük'e yapılacak bir müdahale, Türkiye'nin adı geçen dört devletle aynı konumu paylaşması anlamına gelecektir.
Kürtçeyi tarif
Müdahaleye dönük motivasyonun, hukukla temellendirilebilecek bir gerekçeye değil, 'pür' siyasal saiklere dayandığı açık. İşte bu noktada, öncelikle, soydaşlık temelli siyaseti irdelemek gerekiyor. Yakın tarihimizde soydaş söyleminin zuhur ettiği çarpıcı bir örnek, Bulgaristan Türklerinin 1980'lerin ikinci yarısında uğradıkları akıbetle ilgili. Bu süreçte yöneticilerimiz, başta Türkçe isimlerin değiştirilmesi uygulaması olmak üzere, Bulgaristan'daki soydaşların maruz kaldığı asimilasyon politikasını teşhir etmeye çalışarak, iç ve dış kamuoyunun dikkatini bu gayri insani muamelelere çekmeye çalışyorlardı. O yıllarda devlet televizyonundan 'Belene Kampı', 'Aysel'in Dramı' gibi filmleri hep beraber izledik. Bulgaristan'da yaşananların bir trajedi olduğunda en ufak bir kuşku olmamakla birlikte, yöneticilerimizin, 1983 tarih ve 2932 sayılı yasanın o tarihlerde yürürlükte olduğunu bilerek veya farkında olmadan hesaba katmaması, izahı kolay olmayan bir çelişkiye yol açıyordu. Zira, söz konusu yasanın 2. maddesi "Türk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletlerin birinci resmî dilleri dışındaki herhangi bir dille düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanması yasaktır" şeklinde buyuruyordu. Kürtçenin, yasanın yapıldığı tarihte de Irak'ın ikinci resmi dili olduğu dikkate alındığında, yasa koyucunun madde metninde Kürtçeyi tarif ettiği ayan beyan ortadaydı. Kısacası, Kürtçe yasaklı dildi ve Kürtlerin çocuklarına anadillerinde isim koymaları da mümkün değildi (bu hususta sıkıntılar hâlâ son bulmuş da değil). Ayrıca, yerleşim yerlerinin Kürtçe isimlerinin Türkçeleştirilmesinin üzerinden de onlarca yıl geçmişti. O yıllar, bu yasağa protestolarını ifade etmeye çalışan bazı siyasilerin, hekimlerin reçetelerinde, hiçbir ülkenin birinci resmi dili olmayan Latinceyi kullanıyor olmalarından ötürü suç duyurularında bulunduğu hayli 'şenlikli' bir dönemdi. Özcesi, yöneticilerimiz, asgari özenden bile yoksun soydaş siyasetleriyle, uluslararası kamuoyu nezdinde gülünç duruma düşerlerken, siyasal düzenin Kürtler nazarında -eğer kalmışsa- ufak meşruiyet kırıntılarını da yok etmiş oluyorlardı.
Bulgaristan Türklerinin 1989'da topraklarını terk etmek zorunda bırakılmasını takiben yaşanan büyük göç dalgasıyla Türkiye, çok büyük bir nüfusa kucak açıyor ve soydaşlara barınma ve kamuda istihdam başta olmak üzere iş imkanları sunuyordu. Yaraların bir nebze de olsa sarılmasına dönük bu uygulamalar, gayet yerinde ve takdire değerdi. Ne var ki, doğu yakasındaki bir 'ayrıntı', resmi gene tutarsızlıkla malul kılıyordu. Türkiye, eşzamanlı olarak, Halepçe katliamı sonrasında kendisine sığınan, Turgut Özal'ın 1991 sonrasında dönemine göre cesur sayılabilecek bir tanımlamayla "bizim bir kısım vatandaşlarımızın soydaşları" olan medyamızın pek sevdiği bir tabirle- 'Peşmergeler'i ağırlıyordu. Iraklı Kürtler, Diyarbakır, Mardin ve Muş'ta, sıkı güvenlik önlemleri altında, dikenli tellerle çevrili kamplarda, bulundukları şehirlerle temasları bir-iki saatle sınırlanmış, çalışmalarının da yasak olduğu kötü koşullarda misafir ediliyordu. Bu deneyim, 'Peşmergeler' için, 'sıkı güvenlik önlemleri altında' olmalarına rağmen, Irak ajanlarının nasıl olup da kamplara sızıp ölümlere yol açabildiklerinin yanıtsız bırakıldığı bir misafirlik süreciydi. Bu tablonun da Kürtlerdeki yurttaşlık temelli aidiyet duygusunun aşınmasına hizmet ettiği söylenebilir.
Bir kısım vatandaş
Başa dönecek olursak, bugünlerde yöneticilerimiz ve siyasilerimiz, Kerkük'teki Türkmen soydaşları, "bizim bir kısım vatandaşlarımızın soydaşları"na karşı koruma gerekçesiyle hareketlenmiş görünüyor. Soydaş söylemli bu yönelimin, sözgelimi, Suriye'nin Hatay ve Adana'daki soydaşlarının uğradığı bir mağduriyet iddiasıyla veya muhtemel bir müdahale karşısında "bizim bir kısım vatandaşlarımızın" Kerkük'teki kendi soydaşlarına destek için hareketlenmesine davetiye çıkardığı ve bu tarz hareketlenmeleri peşinen meşru ilan etmiş olduğu unutulmamalıdır. Kıbrıs deneyimi, bize, iyi kötü hukuksal bir dayanağa sığınılabildiği durumlarda dahi, sınır ötesi müdahalelerin kısa vadeli büyük riskleri bir yana- kalıcı çözümler getirmediğini ve hatta uğruna müdahalede bulunulduğu söylenen soydaşları bile bezdirecek sonuçlar yaratabildiğini gösteriyor.
İnceltilmiş bir okuma, bize, Türkiye'nin Kerkük duyarlılığının, Türkmen soydaşların akıbetinden ziyade, Irak Kürtlerinin ellerini daha da güçlendirerek Türkiye Kürtlerini 'olumsuz' yönde etkileyebilecek olmaları ihtimalinden kaynaklandığını söylüyor. Dolayısıyla, ibre, esasen Irak'taki somut gelişmelere değil, Türkiye'nin çözümsüz bırakılmış bir iç sorununa işaret ediyor. Soruna bir çözüm başlangıcı sağlamak ve dolayısıyla anlamsız duyarlılıklardan ve kaygılardan daimi biçimde arınmaya kapı açmak ise, maceralara girişmekle değil, esasen devletin Türklük temelinde yapılandırılmış olduğunun resmi ağızlardan kabulü ve savunulması anlamına gelen soydaşlık temelli söylem ve pratiği bir kenara bırakıp "bir kısım vatandaşları" ötekileştirmeyen bir doğrultuyu izlemekle mümkün görünüyor.

UĞUR KARA: Hukukçu

1. Turgut Tarhanlı, 'Kuvvet Kullanma , Meşruiyet ve Hukuk', Anayasa Yargısı 20: Anayasa Mahkemesi'nin 41. kuruluş yıldönümü Nedeniyle Düzenlenen Sempozyumda Sunulan Bildiriler (25-26 Nisan 2003), ss. 133-156, Ankara, 2003.