Sözün bittiği tekinsiz yer

Evet, başta İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerimiz olmak üzere suç oranı, suç "çeşitleri" gün be gün artıyor. Bu, hepimizin malumu ve artık kâbusu!
Haber: YALÇIN APAYDIN / Arşivi

Evet, başta İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerimiz olmak üzere suç oranı, suç "çeşitleri" gün be gün artıyor. Bu, hepimizin malumu ve artık kâbusu! Şimdi yazacaklarımın oturduğum yerden, kesinliği yüksek birer tespit gibi algılanıp algılanmayacağını bilmiyorum, fakat ayniyle vakidir; bu kesin!
Yaşadığım şehirde (Adana) ve bulunduğum coğrafyada (Mersin, Antep, Urfa, Hatay) geldiğini çoktan belli eden şu yaz aylarında, özellikle hırsızlık vakaları daha da artar. Çünkü buralar sıcaktır. Çıldırtıcı derecede hem de... Hemen tüm şehirlerde olduğu gibi, özellikle buralarda, tatil amaçlı olmaktan çok "sıcaktan kaçmak için" sahil bölgelerine "inilir" ve yaylalara "çıkılır"! Şehirde kalmak zorunda olup da klima taktırma "imkânı olmayanlar" damlardadır: Akşam yemeği ile başlanıp sabah gün doğana değin geçen zamanla sınırlı bir kaçıştır bu, sıcaklardan. Doğaldır, bu saydığım üç durumda da, artık ev sakinlerinin yatmasını beklemeden hanelere "dalan" gözükara hırsızlar için bu "boş evler" bulunmaz bir iş sahasıdır. Unutmadan, bir de şu var: Eğer damda yatarken, uyuduğunuz yerin hemen yanı başına bıraktıysanız pantolonunuzu, cüzdanınızı, bu da iyi bir fırsattır hırsızlar için.
Biliyorum, ilk kez duyduğunuz şeyleri anlatmıyorum; lakin sosyal statümüz, gelirimiz, yaşadığımız muhit, evimizin "ne derece güvenlikli" olduğu filan hiçbir önem arz etmiyor artık kanımca. Zira hepimiz aynı gemideyiz!
İsmet Berkan'ın hırsızı
27 Mayıs tarihli Hürriyet'in Pazar ilavesinde Gülden Aydın imzalı bir röportaj-haber vardı. Röportaj, evi dört yılda beş kez soyulan, şu an okumakta olduğunuz gazetenin Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan ile yapılmıştı. "Tek önlem hırsızın işini zorlaştırmak!" Böyle söylüyor Berkan ve zaten haber başlığı da buydu. Bence bu söz hepimizin aynı gemide olduğunun en ürkütücü kanıtı!
Berkan röportajda, bu üzücü hırsızlık olaylarıyla (üzücü, zira özel hayatınıza tecavüz söz konusu aynı zamanda) birçok kez karşılaşınca, özellikle emniyette hepimizi ürpertecek birçok bilgi ediniyor, ister istemez. Onları burada da yazmalı: Artık polislerin eli kolu bağlı, yetkileri kısıtlı. Suç tabana yayılmış. Varoşlarda özel çeteler oluşturulmuş. Gaziosmanpaşa'daki Diyarbakırlılar çetesinin 200, ülkücü çetenin de 100 elemanı olduğu söyleniyormuş. İstanbul'daki kapkaçın büyük bölümü bunların inisiyatifinde. (Prof. Dr. Sevil Atasoy itiraz edebilir, ama) Hırsızlar delil bırakmıyor artık. Delil yoksa kimseyi yakalayamazsınız. Hırsız iz bırakmamayı öğrenmiş: Parmak uçlarına uhu sürüyor, eldiven takıyor! Polisler eskiden itiraf ettiriyorlarmış! Şimdi herkes yasal haklarını öğrenmiş!
İsmet Berkan İstanbul'da yaşıyor, ben ise Adana'da, doğup büyüdüğüm semtte, doğup büyüdüğüm sokakta... Ama demek ki hırsızlar "her yerde" aynı "teknikle" çalışıyor. Aynı "ders kitabından" hazırlanıyor olmalılar "sınavlarına"! Çünkü daha birkaç ay önce mahallemizde artan hırsızlık olayları sonucu şöyle bir söylenti dolaşır oldu: Mahalleyi sokak sokak bölmüş çeteler. Şu sokağa şunlar, bu sokağa bunlar hesabı...
Ben en düz haliyle, şöyle düşünüyorum: Nihayetinde yaşamını bu yola temin eden (daha fazlası hatta) insanlar için hırsızlık, bir "iş"! Ve ne ironik ki hırsızlar işlerini hep daha iyi yapmaya çalışıyorlar! Teknoloji geliştikçe, her yeni gelişmede, yeni bir "güvenlik sistemi" icat ediliyor. Evler bu "güvenlik sistemi" ile donatılıyor. E, adamın işi evlerimize girip değerli bulduğu "malları" götürmekse, huzurla uyumamızı sağlayan "güvenlik sistemini" aşmak için kendisi de kullanacak "gelişen" teknolojiyi!
Önceleri yalnızca tahta kapılar vardı, yetmedi. demir kapılar çıktı, yetmedi. İçinde on tane kilit dili olan çelik kapılar... Yetmez olunca alarmlar, güvenlikli siteler, güvenlik görevlileri, arama/tarama cihazları ve daha bir sürü iç rahatlatan önlem, ama heyhat! Haneye girmeye kararlı olan hırsızın işini uzatmaktan başka bir işe yaramadığını söylüyor İsmet Berkan! Doğru değil mi?
Petek Dinçöz'ün hırsızı
Ben, şarkıcı Petek Dinçöz'ün evine hırsız girdi haberlerini hatırlıyorum: Öyle bir ev ki, zaten kocaman duvarlarla çevrili bir sitenin içinde, girişte bir sürü görevli, evlerin yanı başlarında da güvenlik görevlileri, farklı açılara yerleştirilmiş kameralar ve sonuç: Sabahın yedisinde ev sahipleri uyanıkken hem de eve girip alıyorlar alacaklarını!
Güvenlik alarmı olan olmayanlara göre, güvenlikli sitelerde oturanlar oturmayanlara göre, çelik kapısı olan, olamayanlara göre daha güvende, daha huzurlu hissediyor kendini. Lakin sözcükleri en güzel şekilde, yan yana getirmekten başa bir sıkıntısı olmayan bu genç adama kulak verin; hepimiz aynı gemideyiz! Hepimiz aynı derecede tekinsiz yaşıyoruz. "Kimimizin evlerine biraz daha kolaylıkla giriliyor yalnızca!"
Sıradan, bildik (ama çok güzel) bir mahallede yaşıyorum ben. Bu tür yerlerde insanların birbirini tanıyor olması, sokağa bir yabancı girdiğinde dikkat kesilinmesi, bir komşunuzu bir gün görmeyince merak etmeniz, birbirinizi kollayıp gözetmek, insanlara güven verir. Nereden mi biliyorum? Annemden! (Tümevarım yöntemi sizin anlayacağınız!)
Annem evin bir ucunda temizlik yaparken, giriş kapısını, anahtarı üstündeyken üstelik, ardına kadar açık bırakır. Sokakla kapı arasında beş adım var! Bu sebeple ne zaman uyarsam annemi "Kapıyı açık bırakma! Anketçilere filan kapıyı açma" diye verdiği yanıt hep aynı: "Yahu ne olacak! 40 yıllık mahallemiz! Hem, neyimiz var da neyimizi götürecekler!" Annem, "10 YTL için cinayet işlendi!" benzeri haberleri okuyup seyrettiğimizi unutuyor olmalı!
Sevil Atasoy'un hırsızı
NTV'de yayınlanan Biri Bana Anlatsın programının 29 Mart tarihli program konuklarından biri de Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Sevil Atasoy'du. En başından seyre koyulduk annemle. Her şey güzel. Program hem eğlenceli, hem bilgilendirici. Çok çarpıcı şeyler aktarılıyor... Programın bir yerinde Atasoy, çok gerçekçi bir şeyi vurguladı: "Artık kapıyı 'çekip' karşı komşuya geçeyim devri bitti. Pratikte tüm önlemlerimizi almalıyız. 'Ben bile' geçmişte böyle bir hataya düştüm" diyerek başından geçen bir olayı anlattı.
Bir uzmanın ağzından duymak, yaptığımız hatalar konusunda daha caydırıcı olacak diye sevindim, annem adına. Duydun değil mi, "koskoca profesörün" söylediklerini, diyerek anneme döndüm. Fakat o da ne: Annem oturduğu yerde uyuyakalmış!
Ertesi gün yine kapı-pencereler ardına kadar açık temizliğe girişmişti. Söylendim: "Dün gece ki programda o profesör ne söyledi biliyor musun?"
"Ne söyledi?"
Annem, sanki "Bir musibet bin nasihatten iyidir"e iman etmiş gibi göründü gözüme. Cevabımı o sinirle verdim: "Uyumayıp dinleseydin!"
Okuduklarınız içinizi karartmasın sakın. Burası bir hukuk devleti ve adalete, emniyete her ne olursa olsun inancımızı, güvenimizi kaybetmemeliyiz. Pek tabii kapılarımızı sonuna kadar kilitleyip tevekkülü elden bırakmamak da alınacak önlemlerin en pratiği gibi görünüyor, ne yazık!
Hamiş: Yukarıdaki yazıyı yazdıktan saatler sonra, gündelik telaşeden ancak vakit bulup okuduğum gazetede bir haber çarptı gözüme: Polisin yakaladığı 20 yaşındaki zanlı, ifadesinde mesleği sorusuna 'yankesici', aylık geliri sorusuna da 10 bin YTL yanıtını verdi (Radikal, 3 Haziran 2007, Sayfa 5).
"Sözün bittiği yer!" dedikleri bu olsa gerek!