Sözün bittiği yerde

Sözün bittiği yerde gürültü başlar. Nitekim başladı, devam ediyor, uzun süre devam edeceğe benzer. Tank, top ve bomba seslerinin gürültüsü, "sözden anlamayanları" susturmak için harekete geçtiler.
Haber: SAİME TUĞRUL / Arşivi

Sözün bittiği yerde gürültü başlar. Nitekim başladı, devam ediyor, uzun süre devam edeceğe benzer. Tank, top ve bomba seslerinin gürültüsü, "sözden anlamayanları" susturmak için harekete geçtiler. Ziya Paşa'nın ünlü deyimini hepimiz biliriz; "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir". Önce nasihat, sonra tehdit, daha da olmazsa kötek... Ancak, daha nasihata başlarken arkadan dayağın geleceğini hissettirmeli ki nasihatin bir anlamı olsun. Nasihat edenle edilen arasında eşit bir ilişki olmadığını, olamayacağını başından itibaren veri olarak ortaya koymak, esas olan güç ilişkisini korumaktır.
Burada amacımız bu güç ilişkisini değil, daha gündelik bu "kolektif gürültü"yle birey arasındaki ilişkiyi irdelemektir. Bize, söz ile gürültü koparmak arasındaki ilişkinin yukarıda belirttiğimiz niteliği hep hatırlatılır. Aile, okul, iş ve sosyal hayatlar içinde, "kolektifin gürültülü sesinin", hep sizin ufak sesinizden ya da sessizliğinizden bu nasihat düzeyinde bile olsa- daha önemli olduğu vurgulanır. "Etraf ne der?"den başlayarak, "tek vücut ulusun, tek sesine" dek giden bu geniş yelpaze içinde, kolektifin sesi hep bireysel içimizdeki sesi yani, sessizliğimizi bastırır.
Oysa, "gürültülü" insanoğlunun, insanileşme sürecinde ve daha sonra ileri uygarlıklar düzeyine ulaşmasında "sessizliğin" rolü çok önemlidir. Akustik bir ortam içinde yaşayan ilk insanlar, ilk aşamada, dışardan gelen sesler (doğanın sesleri olduğu kadar, bedeninden gelen ve kullandığı aletlerin sesleri de etkindirler) sayesinde, ilk ses deneyimlerini yaşarlar. İnsan, sürekli akustik bir alma ve verme ilişkisi içindedir. Üstelik bu akustik tekrarlar, insan topluluklarının kimliklerinin oluşmasında, -her grup kendi sesini oluşturur- etkindirler. Alman filozof Peter Sloterdijk'a göre, modern kitle toplumları içinde, topluluklarının özgün sesleri, toplumsal kimliğin oluşmasında, ilkel "fonotop" insanının deneyiminden farklı değildir. Her topluluk, popüler şarkı, ritimler vs. yanı sıra özgün ses ve gürültüleriyle, ötekilerden kendini ayırt eden akustik duvarlar oluşturur. Topluluk bu aşamada, kendi gürültülerinin "akorlarını" yaparak, bu kolektif seslerin ayarlarını, koşullara, durumlara göre değiştirir. Böylece, bireylerin tepesinde çınlayan bu sesler, sadece çınlamakla kalmaz, bireylerin kolektif içinde eriyip "hamur içinde yoğrulmasını" da sağlarlar; artık kolektif, ayrı ayrı bireylerin ortak sesi değil, "tek sestir".
İşte, bu nedenle, ileri kültürlerde, "bireyin ortaya çıkabilmesi" sessiz faaliyetlerin, yani okuma ve yazmanın, gelişimi ile mümkün olabildi. Bireycilik, kolektif sesten kendini sıyırarak, iç sesini duymak ve dinlemekten geçer(1). Kolektifin baskın sesine kulak tıkayıp sessiz faaliyetler sayesinde, yani okuma yazma ile kendi farklı sesine ulaşabilen insan, kendi bireyselliğini, farklılığını ortaya koyabilir. Manastırın sessizliğinde, gürültülü insanın sesinden, alçak sesli yüce gücün sesini ayırmaya çalışan St. Augustin, hakikatın, ancak alçak sesli ortamlarda bulunabileceğini savunur. Yani, bireyin kendi hakikatlarını bulabilmesi, ancak kitapların ortaya çıkmasıyla, manastır hücrelerinde, çöl ve yalnızlıkların sınırladığı ortamlarda mümkün olabildi. Nitekim, yazarların ya da filozofların çoğu, yalnızlık içinde, kolektifin uzaklığında eserlerini yaratabilirler.
Aklın sesini duymak için
Hatta, gene P. Sloterdijk'a göre, içteki insanın kendini gösterebilmesi için bu kesintili sessizlik bile yeterli değildir; insanın kendisinin bir manastır hücresine ya da "sessiz kamera"ya dönüştürebilmesiyle, "us, akıl" (reason), alçak sesiyle, insan benliğinde yer alabilir. Yani, rasyonel 'ben'e, izolasyon olmadan ulaşılamaz. Bazen, kolektifin gürültüsü karşısında sessiz kalmak, olaylara ilgisizlikten ya da umursamazlıktan değil, rasyonelliğin süzgecinden geçirmek için gerekli bir mesafe koymanın zorunluluğundandır. Sessiz insan, otomatikleşmiş genel sesten uzaklaşabildiği ölçüde, kendi iç seslerini duyabilir, aklının sesine kulak verebilir. Doğaldır ki, bu tavrın antisosyalliğe varan aşırı bireyselci ucu, insanı kendi sesinden başka bir şey duyurmamaya götürebilir.
Sessizlik ve sessizliğe ilişkin eylemler, bir yandan, rasyonel benin oluşmasını sağlarken, bir yandan da "özel" ile "kamusal"ın ayrışımına yardımcı olurlar. Alçak sesli özel alan, bireyin çok gürültülü kamusal alandan kopabilmesini, bir anlamda özel alanda dinlenebilmesine yer açar. Bu özel alanda yaşananlar, -şairlerin yalnızlığını kamusala şiirlerle taşıyabildiği gibi-, kimi zaman, içerde, özelde kalması gerekenleri yani, alçak sesle konuşulanları da, dedikodular aracılığıyla toplumsal alana aktarılırlar.
Türkiye gibi toplumlarda, kolektifin sesi, her şeyi kapsamaktan öte, bireyin kendi iç seslerinin oluşmasına bile izin vermeyecek ölçüde gürültülüdür. En basiti, sokağa çıktığınızda, korna seslerinin ritmiyle, "transa geçmiş" motorlu araçların gürültüsünun yanı sıra mağazalardan taşan müzikler, dışardan geçen gürültülü kalabalığı içine alabilme dürtüsüyle, farklı şeyler çalsalar da, aynı haykırışla üstünüze gelirler. Bu gürültü, kuşkusuz salt, mekanik sesler düzeyinde kalmaz. Kolektifin ortak, "tek" doksal sesi, televizyonlar, gazeteler aracılığıyla evlerin içinde, sergiledikleri korkunç görüntüler sayesinde yüreklerimizdedirler. Yüreği yananlar orduları olarak, ortak ağıda katılıp kolektifin sesi daha da yükseltilir. Bu ses, söylemler aracılığıyla güçlendirilerek, rasyonel benin sessizliğine ulaşmak hepten imkansız kılınır. Artık bu aşamada, bireyin kendisi de, o "tek vücudun" sesine çoktan karıştığından, kendi sesi kalmadığında bile ya da kendi sesinin farklılığına inanarak, kolektifin sesini tekrarladığının farkına bile varamayarak patetikleşir. Geçerli olan ve herkesin kabul ettiği, hep bir ağızdan söylenen ortak şarkının "sözleridir". Yoksa, rasyonel 'ben'in "sözleri" ya tümüyle sustu ya da sesini duyuramayacak kadar, sessiz kaldı.
Bu anlamda, "sözün bittiği yer" olamaz, çünkü söz hiç başlayamadı. Öncelikle, hep gürültü oldu, sözler ise o gürültünün yankılarından başka bir şey değildir. Artık laftan, sözden anlamayana dayak atmak bile değildir mesele; çünkü kamusal alanda olduğu kadar özel alanda da, zaten dayağın baskın gürültüsünden başka bir şey varolamadı.
1. Peter Sloterdijk, Spheres III