Spor, seçim ve 'Başkan'ın sporcuları

Hayat elbette spor ve spor sayfalarından ibaret değil. Ama yine de, 367'li tartışmaların yolunu açtığı erken seçimle birdenbire hayatımıza giren politikacıları, -"ezber bozan"lar haricinde "aynıları"- bu sıcak atmosferde...
Haber: RAHŞAN İNAL / Arşivi

En çok peşine düşülen spor branşı futboldan başlayarak, bir futbol maçı sırasında 'yapılamayacakları' söyleyen Umberto Eco tespitine bir atıf, bir bellek yoklaması, bir anımsama...

Hayat elbette spor ve spor sayfalarından ibaret değil. Ama yine de, 367'li tartışmaların yolunu açtığı erken seçimle birdenbire hayatımıza giren politikacıları, -"ezber bozan"lar haricinde "aynıları"- bu sıcak atmosferde bunalarak dinleyen biz "seçenleri" biraz olsun serinletebilir. Tam da bu "kamp" döneminde, futbol sezonunun bitişinin ardından "en bomba" transfer haberleriyle çalkalanan futbol (spor) dünyası, aslında ülkemiz sporunun sorunlarını da ortaya çıkarıyor. Ortada bu kadar çok "gevezelik" yapan varken, sorunlar ortaya çıktığı yerde çözülmeden nereye gidiyor bunu anlamak zor (mu?).
Temel sorun; Türkiye ve benzeri pek çok ülkenin spor politikasının sürece değil sonuca odaklanmış olmasıdır. Bu tespiti benden çok daha önceleri yapmış olan spor bilim insanları ve sporseverleri saygıyla anarak, toplumsal belleğimizin "bilimkurgu-korku" filmlerindeki gibi sık sık biçimlendirildiği çağımızda bir defa daha anımsa(t)manın zararı yok. "Sonuç hastalığı" yani "madalya hastalığı" aslında yeni dünya düzeninin(!) spor politikasıdır. "Kazanma, rakiplerini yenme" şeklinde beliren ilacı kendi içinde sırıtıyor. Kapitalizmin restorasyonundan spor da nasibi "verilenler" arasındadır. Dikkat! Verilen, her zaman olumluluk içermeyebilir. Spor endüstriyel kompleksi oluşup geliştiğinden beri, sporun içsel değerleri, örneğin hazzı içeren "oyun" öğesi kaybedildi. "Aldım verdim ben seni yendim". Bitmemiş bir süreç olduğu için şimdiki zaman ekleriyle soralım soruyu: Kim kazanıyor, kim kaybediyor?
Son zamanlarda dünyanın tanıdığı yıldız futbolcuların ülkemizde üç büyük futbol kulübüne transferleri, stadyumlarda yapılan imza toplantıları, gelen yıldızların adlarının baskısıyla üretilmiş binlerce tişört ve daha birçok mal gündemde. Adı sporcu pazarla(n)ması... Göçmen/yabancı futbolcuların geldikleri ülkelere yetenekleriyle sundukları muazzam katkılarını, kendi oyun biçimlerini koruyabiliyorlarsa "oyun"u seyredenlere verdikleri hazzı önemsiyorum. Ancak göçmen futbolcuların yansıması bu kadarla kalmıyor. Ülkenin spor altyapısındaki "yapısızlık", peşi sıra kanayan "yara" olarak beliriyor. İlk uygulama beden eğitimi ve spor dersinin ilköğretimde ders saatinin azaltılması ve böylece "çağdaş" normlara erişilmiş olmasıdır. Çocuklar daha doğru beden duruşunu öğrenemeden eğitim- öğretim yılı bitiyor.
Şampiyonlar vitrinde
Gelelim spor endüstrisine; "yıldız"larını yaratır ve gerektiği anda yarattığını yok eder. Gelişmiş ülkelerin "son kullanma tarihi" ve yaşı hafiften geçenleri diğer ülkelere pazarlanır. Evet onlar da insandır ama Rowe'ın (1) tespitleri gibi "hem el üstünde tutulurlar hem sömürülürler". Yıldızları daha sönmeyenler, "son"dan bir önce, eski/yeni "şampiyonlar" seçimlerde siyasetin "en milliyetçi", "en muhafazakâr", "en erkek" yerinden milletvekili adayı bile olurlar. Hepimizin elbette yönetmeye aday olma hakkı var. Bu kesin. Zaten siyaset "vitrin"ini bir de "şampiyonlar" süslesin ne olacak? Ne olacak? "Başkan"ın sporcuları olacak! Ama ben de haklı olarak "en iktidar" yerden adaylıkları görünce neyi düzelteceklerinin merakı içerisindeyim efendim.
Sporu kim kurtaracak? "Kahraman şampiyonlar" mı?
Özellikle atletizm ve futbolda, küreselleşmenin üstünü kırmızı kalemle çizdiği Afrika kıtasından, az gelişmiş diğer ülkelerden ya da eski sosyalist ülkelerden spor emek göçlerini ülkenize çekmek, vatandaşlık vererek yarışmalara katılmalarına olanak vermek kısa vadeli "başarı" (ülke tanıtımları vs.) çözümleri olarak yetkilileri ve etkilileri memnun edebilir. Uluslararası spor organizasyonlarında gözyaşları içerisinde bayraklar dalgalanır, ulusal marşlar çalınır. Ama "tüyleri diken diken eden ulusal gurur" tablosunun altın ışıltıları, kara lastikle atletizme başlayan çocuklar gerçeğini değiştirmeye yetti mi, yetecek mi?
"Seçme özgürlüğü" olanların bugüne kadar sevdiği, izlediği sporu "yapmaktan" men edilmişlerin, aklının en "bağımsız", en "insan", en "demokrasi" yanından gelen sesi dinleyip kırmızı kartlarını çıkarmaları ve "oy'un-u" verirken haklarını da almaları artık gerekmiyor mu?
1. Rowe D., Popüler Kültürler Rock ve Sporda Haz Politikası. Çev. Mehmet Küçük. 1. Baskı, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1996: 189.