Su için yeni yasa lazım ama...

1929 yılında yaşanan şiddetli bir kuraklık ve kıtlık sonunda, şimdiki tartışmaların benzerleri yapılmış ve ardından "Sular Umum Müdürlüğü" kurulmuş.
Haber: SUNAY DEMİRCAN / Arşivi

1929 yılında yaşanan şiddetli bir kuraklık ve kıtlık sonunda, şimdiki tartışmaların benzerleri yapılmış ve ardından "Sular Umum Müdürlüğü" kurulmuş. Sonra (1939) Nafia Vekâleti'ne (Bayındırlık Bakanlığı) bağlı olarak "Su İşleri Reisliği" haline dönüşmüş. 1954'te de 6200 sayılı yasa ile Bayındırlık Vekâleti'ne bağlı olarak bugünkü Devlet Su İşleri (DSİ) kurulmuş.
Bugün DSİ'nin temel faaliyet alanlarını kabaca üç bölümde incelemek olası: a) 6200 Sayılı Kuruluş Kanunu çerçevesinde, taşkın koruma, sulama, drenaj, toprak ıslahı, enerji üretimi, akarsu ıslahı, akarsu ulaşımı konularında gerekli etüd, proje, inşaat, işletme, bakım ve onarım işleri. b) 167 sayılı Yeraltı Suları Hakkında Kanun ile yeraltı suyu etüd ve araştırmaları için kuyu açmak veya açtırmak, kuyuları devretmek veya kiralamak, yeraltı sularının korunması ve tescilini yapmak. c) Ankara, İstanbul ve nüfusu 100 binden yukarı olan şehirlerde içme, kullanma ve endüstri suyu temini hakkında 1053 sayılı kanun ile baraj, isale hattı ve su tasfiye tesisi için gerekli etüd, proje ve inşaatları yürütmek.
Anlaşılacağı gibi bu işler devletin bütçesinin önemli bir bölümünü kapsar. Yani suyun başını tutmak, bir iktidar alanıdır ve siyasetçi de çeşme başını sever.
Şimdi kuraklıkla birlikte gündeme "su yasası" hazırlama talebi geldi. Muhtemelen yeni yasayla suyun yönetimi tek bir elde toplanmaya çalışılacak. İsterseniz önce şu "su yönetimi" denilen kavrama bir bakalım. Nerede, nasıl başlamış?
Mezopotamya'da başladı
Yaklaşık 9000 yıl önce yağmura bağlı sulamayla tarım yapan Kuzey Mezopotamya uygarlıkları, uzunca bir süre (300 yıl kadar) kuraklık yaşayınca güneye doğru hareket ederler ve nehirlerin tarıma uygun taşkın düzlüklerinde tarım yapmaya başlarlar. Gelin görün ki güneyde yağışlar, bitkilerin suya ihtiyaç duyduğu dönemlerde düşmez ve nehirlerin taşkın dönemleri tam hasat zamanına rastlar. Suyu kontrol etmek zorunludur yani. Mezopotamyalı çiftçilerin çevresel koşullara inatla direnmeleri sonucunda çözüm kısa sürede gelir: Nehirlerin kıyılarında kanallar açmak. Bu kanallar kurak dönemlerde tarlalara su taşıyacak ve taşkınlar sırasında da istenmeyen suyu uzaklaştıracaktır. Böylelikle insanlar, ellerindeki verimli topraklardan çok daha fazla ürün alabileceklerinin ve farklı bitkileri de yetiştirebileceklerinin farkına varırlar. Üretim gereksinimlerin ötesinde artar ve insanların tarımdan başka yapabilecekleri işler için zamanları olur. Madencilik, güzel sanatlar, din, politika ve hatta bilimle uğraşan değişik, tarım dışı sınıflar oluşmaya başlar. Nüfus artar, zamanla sınıflar arası farklılıklar belirginleşmeye başlar ve sistem gittikçe büyüyen dev bir makine haline dönüşür. Derken devlet ortaya çıkar. İlk yasaların çoğu su kullanımı üzerinedir ve kil tabletler üzerine yazılmıştır...
Öykünün sonrası hazindir zira kötü karakter "tuz", suyun gelişigüzel yönetimi nedeniyle sahneye çıkacaktır. Kısa sürede verimli tarım alanları ve görkemli uygarlıklar peşi peşine tuza teslim olurlar (Mezopotamya'nın elde kalan yegâne tuzlanmamış toprakları da GAP ile sayemizde tuzlanmaya başladı. 9 bin yıldır alınan ders nedir? Biz ders almayı değil vermeyi severiz!).
Havzanın önemi
İnsanoğlu zamanla suyla daha iyi geçinmenin yollarını arar ve suya farklı bakışlar geliştirir. İdeal cümle şudur: "Havza bazında, bütüncül, katılımcı yönetim". Açılımı şöyledir:
Her akarsuyun (keza göllerin ve denizlerin de) bir beslenme alanı vardır ve bu alana akarsu havzası denir. Doğru su yönetimi anlayışı havzayı bir "bütün" planlama ve yönetim birimi olarak ele alan yaklaşımdır. Akarsu havzalarında çalışmaya başlarken üst havzalarda hassas arazi kullanım planlamaları yapılmalıdır. Bu planlamalara bölgelerde yaşayan insanların sosyal-kültürel, ekonomik, ekolojik özellikleri dahil edilmelidir. Yani, su yönetimi havza bazında olmalıdır. Bu işlerden sorumlu olacak kuruluşun da doğal olarak "havza bazında örgütlenmesi idealdir".
Havzaya bütüncül bakıldığında, sistemin içindeki unsurların (iklim, topografya, jeoloji, hayvan ve bitki varlığı, doğal ekosistemler ve bir de her şeye hükmetme âdetini edinmiş insanoğlu) son derece karmaşık ilişkiler yumağı oluşturduğu görülür. Bu unsurlardan biriyle oynandığı zaman "bütünün" özelliği değişebilir. 1992 yılında Dublin'de yapılan Su ve Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı'nda, su kaynaklarının holistik bir yaklaşımla yönetilmesi düşüncesi ilk kez ortaya atıldı. "Holistik" Yunanca Holos, bütün sözcüğünden gelir. Havzadaki her bir unsurun ayrı ayrı yönetilmesi (parçacı indirgemeci yaklaşım) yerine, havzanın içerdiği çoklu karmaşık ilişkileri anlamaya çalışarak, bütüncül bir bakışla "sistemi" yönetme önerisidir bu. Holistik yaklaşım aynı zamanda, suya bağımlı olan tüm canlıların yaşam haklarına da saygı duyarak, tamamen insan merkezli planlamaya karşı, ekosistem ihtiyaçlarını da gözönüne alan akılcı planlamayı önerir. Böyle bir yaklaşımı uygulayabilmek için suyun başındaki insanların diğer kurumlarla bilgiyi ve sorumluluğu paylaşabilme, faklı talepleri anlamaya çalışma, şeffaf davranabilme gibi erdemlere sahip olmaları gerekir. Yani, samimi işbirliği olmaksızın bütüncül bakış zordur.
Şeffaflık
Su yönetimi DSİ gibi güçlü bir kurumun elinde toplanmalıdır, doğru. Ama bu güç, o kurumun suyu "keyfi" yönetme yetkisini içermemelidir. Su yönetimi başlangıçta şu temel prensip kabul edilerek, mutlaka şeffaf ve katılımcı prensiplerle yapılmalıdır: "Su canlı ve sağlıklı bir dünya için temel kaynaktır ve tüm canlıların suya ulaşma hakları vardır". Sonra da, bu hakların korunduğu ve savunulabileceği ortamların oluşturulması için fırsatlar yaratılmalıdır. Nasıl ki Çukurova'daki köylünün mısır tarlasına su isteme hakkı varsa, Fırtına Deresi kıyısındaki Halil amcanın "ben bu derenin sesini duymadan uyuyamam ki!" deme hakkı da, Tuz Gölü'ne bizden on binlerce yıl önce gelen flamingoların "Konya'nın kanalizasyonu içinde yavrularımı büyütmek istemiyorum!" deme hakkı da, "hak" olarak algılanmalıdır.
Katılımcılık işin en zor bölümüdür. Kişinin kendisiyle çatışmalarını çözmüş olmasıyla başlar, evindeki karar süreçlerini aile efradıyla paylaşmasından geçer ve toplumsal ölçekte başkalarını dinlemeyi, anlamayı, paylaşmayı bilmeye kadar gider. Burada bizi zorlayacak iki şey vardır. Birincisi 'bu bizi bozar ağam!' diskuru. İkincisi de malum ezberlerimizdir (insanlar susuzken kuşlar, kelebekler daha mı önemli? Tüm komşular düşman! O bana petrolünü veriyor mu ki ben ona suyumu vereyim? Devlet suyunu yönetirken teröristlere mi soracak?..). Oysa su doğanın bize armağanıdır, onun üzerinde ihtiyacı olan her varlığın söz söyleme, 'hak talep etme' hakkı vardır ve bu da katılımcı ve adil bir yönetim anlayışıyla olur. Son olarak, DSİ'nin geçmişteki çevre tahribatlarından ötürü kirlenmiş sicilini temizlemesi şarttır. Yeni bir yasayla yeni bir anlayışla DSİ, "özerk bir kurum" olarak yeniden doğmalıdır. Yeni doğuşun işaretlerinden biri, kuruttuğu alanlarda sulakalan restorasyonu başlatması olabilir mesela. İsterse STK'larla düzenli ve samimi ilişkiler de kurabilir. "Eski ve yeni tüm projelerde çevre etki değerlendirme yapılmasını istiyorum" da diyebilir.
Tas, hamam değişmeyecekse, yasayla bu suda sabun köpürmez, benden söylemesi.

SUNAY DEMİRCAN: Koordinatör, Sivil Toplum Geliştirme Merkezi