Sulukule'den genç bir ölü çıktı

Sulukule'den genç bir ölü çıktı
Sulukule'den genç bir ölü çıktı

Sulukuleli Gülsüm Bitirmiş, şatom dediği evinde.

7 Aralık gecesi mahallenin delikanlılarından biri silahlı bazı yabancıların geldiğini gördü. Baktı Özkan kenarda duruyor. 'Arabaya bin, silahlı adamlar geliyor' dedi. Özkan, 'Bir şey olmaz' diyordu ki, sesi değişti: 'Ben vuruldum'
Haber: DERYA NÜKET ÖZER / Arşivi

Edirnekapı surlarının ardında, Mihrimah Sultan Camisi’nin arkasındaki bir sokağın köşesinden dönüverdiler. Genç , yaşlı, çocuk onlarca erkek. Omuzlarındaki tabut rengarenk çiçeklerle donanmıştı. Hızlı adımlarla daracık sokakta akıp gittiler.
Cenaze evinde yaslı anne çevresini saran kadına sesleniyordu: “Yalan! Yalan! O ölmedi ki… Özkanım gelecek!” Kadınlar başlarını sallıyorlardı, “gelecek”! Sonra anne dualara, ilahilerden bölük pörçük parçalara, sonra gidip de gelmeyenler üzerine, sonsuza kadar sürecek hasrete dair acı şarkılara geçiyordu. Sonra yeniden… Anne birden, “Yok canım o korkar zaten, geceleri bile ışığı açık bırakır” diye söyleniyordu. 

Gülsüm hanımın oğlu 

Gülsüm Bitirmiş, Sulukule’deki yenileme projesine karşı çıkan, belediyeyle anlaşmayı reddeden, yenileme projesinin iptali için dava açan az sayıdaki Sulukuleli’den biriydi. Dul bir kadındı. Cesaretliydi. Basına demeçler veriyor, yetkililerin karşısına sözünü sakınmadan çıkıyordu. Projeye itiraz ederken, “biz yerimizden olmak istemiyoruz, yüzyıllardır burada yaşıyoruz, mezarlarımız burada” diyordu. “Mezarlarımız burada” sözü topluluğun mekana duyduğu aidiyet bağının güçlülüğünü göstermesi açısından çarpıcıydı.
Gülsüm hanımın Sulukule’den ayrılmamak için ne yazık ki, çok acı ve güçlü bir nedeni daha var artık. 22 yaşındaki oğlunu Edirnekapı’da dedesinin kucağına, toprağa verdi. Bir kaza kurşunuyla yaşamını yitiren Özkan’ın öyküsü gazetelerin sıradan üçüncü sayfa haberleri arasında yer bile almadı belki, oysa Gülsüm hanımın ve oğlunun hikayesi bir “yenileme projesi”nin ne olduğunu kağıtlar, raporlar, tartışmalar, mahkeme kararları vb. kargaşasının içinden çekip çıkarıyor, hayatın anlaşılır diliyle anlatıyor.
Gülsüm hanımın şatosu
Gülsüm hanımın güneş dolu bir evi vardı. “Şatom” derdi oraya. Ahşap, iyi korunmuş bir binaydı. Yenileme projesi haberi duyulur duyulmaz kollarını sıvadı ve dedesinden kalan evini koruma mücadelesine girişti. Yetkililere, yetkisizlere, basına, gelen giden öğrencilere herkese anlattı. Bu arada mahallede evler yıkılmaya başladı, çocuklar molozların arasında şaşkın, ürkek, her türlü tehlikeye açık dolaşıyorlardı. Gülsüm hanım evinin alt katını çocuklara verdi, gönüllüler burada çocuklarla ilgilendiler, onları fiziki ve psikolojik tahribattan korumaya çalıştılar.
KUDEB bu güzel evi onarıp koruma kararı aldı ama Yenileme Kurulu “önce tescil edilmesi gerek” dedi. Yenileme Kurulu’nun gelişini Gülsüm hanımla birlikte bekledik. O, evin 50-60 yıl önceki fotoğrafıyla kurulu ikna edeceğinden emindi. Bina fotoğraftaki haliyle duruyordu bence ama bir bölümü meslektaşlarım olan Kurul üyeleri, fotoğrafla ve ev sahibinin anlattığı yaşam öyküsüyle pek ilgilenmeyip şöyle bir baktılar, “pencere oranları bozulmuş” dediler. Onlarca yıldır basit onarım ve bakımdan başka el değmemiş bir binada bu keşfi nasıl yaptıklarını hâlâ anlayabilmiş değilim.
Belediye , evi kamulaştırdı. Gülsüm hanım kamulaştırmaya itiraz davası açtı. Dava sürüyordu, Gülsüm hanım duruşmada iken yıkımcılar geliverdiler. Oradaydım. “Durun evin sahibi gelsin” demelerimizi de dinleyen olmadı. Ben o gün bir evin dozerin karşısında ulu bir yaşlı gibi şöyle bir diklenip devrilişini gördüm. Gülsüm hanım evinin enkazını görmeye gelemedi, daha sonra da boş arsaya adım atmadı.
Ama onun yüreği asıl geç yaşta sahip olduğu Özkan’la doluydu. Aradan beş yıl geçti. Yeni binalar yükseldi. Mahkeme projeyi iptal etti. Belediye inşaata devam etti falan… Mahalleli başka yerlere taşındı, çoğunluk ise yeni binaların hemen yanıbaşından itibaren Karagümrük’e yerleşti. Ne var ki mutlu değildiler. Düzenleri değişmiş, apartman dairelerine sıkışmış, dükkanlarından, ufak tefek işlerinden olmuşlardı. En önemlisi topluluğu bir arada tutan ağ parçalanmış, bu ağın yarattığı doğal koruyucu duvar ortadan kalkmıştı. Yıkımlarla birlikte mahalleye gelip gitmeye başlayan başka dünyaların insanlarından tedirgindiler. “Çocuklarımız koruyamıyoruz” diyorlardı. Yenileme alanlarını ta baştan köhnemiş alanlar, suç yuvaları olarak ilan eden yetkililer, İstanbul ’un “temiz” insanları, aydınları, mimarları, şehir ve insan üzerine ahkam kesenler yenileme projelerinin şehri nasıl temizlediğini savunadursunlar, Sulukule asıl şimdi kirleniyordu. Yoksulluğun artması ve topluluğu güçlü kılan biraradalığın, işbirliğinin, kapalılığın çözülmesiyle özellikle ergenler “yabancı” dünyaların bilmedikleri kurallarının kurbanı olmaya başladılar. Mahalle yol geçen hanına döndü. “Böyle mahallelere adım attığın anda bir yabancının girdiği bütün mahalleye sessiz bir iletişim ağıyla duyurulur” kuralı ortadan kalktı. Çocuklar korumasız kaldı. 

“Ben vuruldum” 

7 Aralık gecesi mahallenin delikanlılarından biri arabasıyla evine giderken ellerinde silahlar olan bazı yabancıların geldiğini gördü. Sokağa girdi. Baktı Özkan yolun kenarında öylesine duruyor. “Gel arabaya bin, silahlı adamlar geliyor” dedi. Özkan, “Yok canım, bir şey olmaz” diyordu ki, sesi değişti, “Ben vuruldum” dedi ve düştü… Öylesine yol kenarında duruyordu… Silah sıkanlarla bir alıp veremediği yoktu. Yedi yaşındaki bir kız, on yaşındaki bir oğlan da olabilirdi orada.
Sulukule, olana inanamadı. Bilmediği bir dünyaya yem olmanın dehşetiyle sarsıldı.
Bu arada İSKİ, Gülsüm hanımdan evi yıkıldıktan sonra her nedense belediye kamulaştırdığı sayacı söküp iptal etmediği için Sulukule villalarının inşası sırasında kullanılan suyun parasını istiyor hâlâ. 1000 TL. Gülsüm abla henüz bir kuruş kamulaştırma parası da almadı.
Erkekler genç emanetlerini Edirnekapı mezarlığında yağmurun altında dedesinin koynuna usulca bırakıp döndüler. Gülsüm hanım aniden duaları, şarkıları kesti ve hafifçe gülümseyerek bir ninniye başladı: “Eee, e benim kuzucuğum, eee….”