Sürdürülebilir yaşam için dil

Gübresiz Shumei doğal tarımında sebze kökleri, bildiğimiz geleneksel tarım ile yetiştirilen sebzelerin köklerinden çok daha derinlere iniyor
Haber: DENİZ POSTACI / Arşivi

Dilin yapay ve doğaya karşı yıkıcı etkileri olduğu ve hatta insanın Cennet’teki doğal bolluk hayatından kovulmasına neden olan Tevrat’taki “bilgi ağacı”nın aslında “dil ağacı” olduğu iddia edilmesine rağmen, buradaki ağaç metaforundan da anlaşılacağı gibi aslında dil son derece doğaldır. Üstelik, doğanın hem makro hem de mikro katmanlarına ışık tutabilecek kadar doğal bir örnektir.
Dil, şiir dilinde kuantum doğasına ve hatta sicim doğasına, nesir dilinde ise Newton doğasına mükemmel örnekler üretir.
Ses tellerimiz gibi, beynimizin dilsel işlevleri yerine getiren Wernicke ve Broca alanları gibi, dili üreten organlarımız da doğaldır... Sadece insan türü değil, doğada yaşayan başka birçok tür de bizim dilimizle aynı düzeyde olmasa da, bizimkiyle benzer doğal organlarını kullanarak iletişim için düzenli sesler çıkarıyorlar. Buna biyoakustik uzay deniyor.
Dil doğaldır çünkü doğa, dili kendine yani doğaya dönüştürür... Bu dönüştürmeyle ilgili Kyoto’daki Doshiva Üniversitesi’nin Japonca ve İngilizce’yi doğanın nasıl kendine dönüştürdüğüne dair yaptığı bir bilimsel çalışma var. Bu çalışmada Japonca konuşan insanların Japonca gereği kendilerini doğanın bir parçası olarak ifade ettikleri; buna karşın İngilizce konuşan insanların İngilizce gereği kendilerini doğanın merkezinde ifade ettikleri iddia ediliyor. Japonca ifadeler koşullarla başlarken, İngilizce ifadeler insanla başlıyor, tespitine yer veriliyor. Japonya coğrafyasının sertliği nedeni ile İngilizce’nin soyut, analitik ve biçimleyici karakterine karşın, Japonca’nın daha çok somut, tasvir edici ve doğal seslerin taklidinden meydana gelen kavramlardan oluştuğu, günlük kullanımda da pasif edilgen cümle yapılarının hâkim olduğu söyleniyor.
Japonya doğasının sert karakteri karşısındaki bu edilgenlik, Japon toplumsal yaşamında birey merkezlilik yerine doğa merkezliliği koyar. Doğayı da içinde barındıran bu toplumsallık anlayışı, tüketimin ölçü tanımaz bireyci özgürlük anlayışını Japonya yaşamından yakın zamanlara kadar uzak tuttu.
Doğaya uyum kapsamında Japonca ve Türkçe açısından ilginç olan bir örnek, Amerikalı saygın biyolog araştırmacı Gloud tarafından veriliyor: Yunus, balina, kuşlar ve maymunlar gibi diğer türlere bakıldığında sondan eklemeli sesli bir işaret sisteminin kullanıldığı keşfedildi. Fakat araştırmaları yapan insanların konuşma dilleri çoğunlukla İngilizce olduğu için İngilizce dilbilgisi kuralları dahilinde bir dil sistematiğini bu türlere aktarmaya çalışmışlar. Özne+yüklem+nesne gibi... Oysa, doğadaki incelenen türler Türkçe ve Japonca gibi sondan eklemeli bir sesli işaret yapısına sahipler... Tabii tüm bunlardan İngilizce’nin doğal bir dil olmadığı sonucuna varılamaz. O da farklı doğal koşullarda gelişmiş ve bu nedenle farklı karaktere sahip olmuş ama yine de ağaç yapısında doğal bir dildir.

Saygı, sevgi yeterli
Japonca’nın doğa karşısındaki bu tutumuna ilginç bir şekilde Türkiye’nin Bafra ovasında rastlıyoruz. Shumei Vakfı’ndan Satoru ve Chikako Nakano’nun, bizim Bafra ovasında tıpkı Japonya’nın sert doğasında olduğu gibi, saygı sevgi ile gübresiz ama derin ve gür köklü sebzeler yetiştirdiklerini görüyoruz.
Satoru bakın ne diyor yaptıkları tarım için: “Shumei Doğal Tarım Japonya’da 40 yıl önce başladı. Bu tarım metodunda kimyasal ya da hayvansal gübre kullanılmıyor. Toprağın durumu, iklim gibi doğa koşulları dikkatlice izleniyor ve insan emeği ile sağlıklı bitkilerin yetişmesi sağlanıyor. Kaliforniya Politeknik Üniversitesi Pomona’dan profesör Diana Jerkins beş yıl boyunca, araştırmasında doğal ve konvansiyonel tarım metodlarını karşılaştırdı. Veriler, hasatın miktar olarak çok farklı olmadığını gösterdi ancak doğal tarım için daha fazla insan gücü gerekiyor.”
Türkiye’de yapılan gübresiz Shumei doğal tarımında sebze kökleri bildiğimiz geleneksel tarım ile yetiştirilen sebzelerin köklerinden çok daha derinlere iniyor. Gerçi bunun nedeni oldukça pratik. Toprak yüzeyindeki gübresizlik nedeniyle bitkinin derinde besin arayış, bitkiyi fırtınaya ya da toprak yüzeyini etkileyecek diğer doğal olaylara karşı sağlam kılıyor. Bu pratikliğe rağmen, Shumei bitkilerinin sağlığı ve yaşam zenginliği için de unutulmaz bir eser olan Bitkilerin Gizli Dünyası’nı akılda tutmak gerekir diye düşünüyorum...
Bütün bunları, doğanın dili ve kültürü kendine dönüştürmesi olarak algılayabiliriz.
Konuştuğumuz dillerde bu dönüşümü, enerji verimliliği açısından görebiliyoruz. Dillerimizin ucundaki doğal enerji verimliliğinden, sürdürülebilirlik adına çıkaracağımız çok dersler olsa gerek!
Dilde enerji verimliliği konusunda, göze çarpan ses uyumları, ses olayları, ses değişimleridir ki nefes, dil, çene, dudak ve ağzın çalışmasında yapılan tasarruflar ile sağlanır. Buna da dilin çalışma ekonomisi denebilir...
Ne de olsa, sürdürülebilirlik açısından doğa israfı sevmez ve israf etmez; doğal olan kendimizi doğanın merkezine koymadan değişim ve dönüşümleri verimli olarak sürdürmektir... Yoksa, yaşadığımız ekolojik felaket ile “Dünya’nın durduğu gün” gelecek bir Klaatu’nun etik kurtuluş reçetesi olarak Japonca söz ve eylem birliği anlamına gelen “Makoto!” demesi bile bizleri kurtaramayacaktır!