Sürüklenilen tehlike

2007 yılı, hem cumhurbaşkanlığı seçimi hem de genel seçimin yapılacağı bir yıl olması sebebiyle önem taşıyor. Ayrıca Ortadoğu'da Irak, Lübnan, Filistin sorununun nasıl çözüme ulaştırılacağı konusu gündemdeki yerini korumaya devam ediyor.
Haber: AHMET ÖZER / Arşivi

2007 yılı, hem cumhurbaşkanlığı seçimi hem de genel seçimin yapılacağı bir yıl olması sebebiyle önem taşıyor. Ayrıca Ortadoğu'da Irak, Lübnan, Filistin sorununun nasıl çözüme ulaştırılacağı konusu gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Bütün bunların içinde Türkiye için en önemli iki husus ise Kuzey Irakta bir Kürt devletinin kurulması ve Kandil dağındaki PKK güçlerinin varlığıdır.
İktidarda bulunan AKP 2007'de yapılacak iki seçimin etkisiyle olacak, daha önce uyguladığı politikalardan çark ederek bunlarla uyuşmayan politikalar sergilemeye başladı ve başlangıç noktasından apayrı bir yola girdi. Örneğin, bir yıl önce Diyarbakır'a gidip "Kürt sorunu vardır ve bu sorun benim sorunumdur, bütün büyük devletlerin zaman zaman yaptığı gibi Türkiye'nin de -bu konuda- yanlışları olmuştur. Bunları, zaman içinde gidereceğiz ve Kürt sorununu daha fazla demokrasi, daha fazla kalkınma ile çözeceğiz" mealinde sözler sarf eden Başbakan, 2007 yılına girerken "Kürt sorunu diye bir sorun yoktur, terör sorunu vardır" dedi. Bununla her iki zaman diliminde söylediklerinin geçerliliğinin olmadığını kendisi tescil ettiği gibi güvenirliğini de tartışmalı hale getirdi.
Öte tarafta AB adaylık sürecinde iki yıl önce üstün bir performansla 17 Aralık müzakere tarihini almayı başaran iktidar, iki yıl sonra milliyetçi söylemlerle içe kapanma mesajları vermeye başladı. 2007 yılı başında ise gene Başbakan "bizim için öncelikli sorun AB değil Irak'tır" dedi. Bilbord'lara astırdığı afişlerle, sağda solda yaptığı konuşmalarla MHP ile milliyetçilik yarışına giren AKP ve onun lideri, neden böyle bir yola girdi ve neden öncelikli sorunumuz Irak'tır dedi? (AB ve PKK sorununu başka bir yazıya bırakarak, güncelliğini koruyan Irak meselesine bakalım.) Irak'ta ABD karşıtı bir politika mı gerçekleştirecek? Hayır. ABD'ye rağmen Ortadoğu'da yeni bir dış politika mı izlenecek? Hayır. Hatta politik söylemleri aşan fiili müdahaleler mi yapılacak? Gene hayır. AKP liderinin bu atraksiyonun iki nedeni var: Birincisi, muhtemel Cumhurbaşkanlığı adaylığı için kendine geniş bir mutabakat oluşturmaktır. Bakın, "Ben yeteri kadar milliyetçi ve ulusalcıyım, başka milliyetçi ve ulusalcı aramaya gerek yok" demeye getiriyor. İkincisi de yapılacak olan genel seçimlerde milliyetçi oylara göz kırpmaktır. (Genç Parti oylarının yuvaya dönüşünü engellemek, MHP'ye gidecek bir kısım milliyetçi oyu kendine çekmek, MHP'nin baraj altında kalmasını sağlayarak ve CHP ile ikili bir parlamento oluşturarak gül gibi geçinip gitmek temel maksat.)
Kürt devleti
İçerideki milliyetçiliği, Kürt sorununda yapmış olduğu çarkla, verdiği demeçlerle ve astığı afişlerle yapan Başbakanın dışarıya dönük milliyetçiliğinin objesi ne? Bir müddettir Kuzey Irak'taki Kürt devleti. Burada artık işler çoktan Tayyip beyin söylemlerini aştığı için, meseleyi getirip PKK üzerinden Kerkük'e bağlıyor. Peki, PKK'nın Kerkük'le bir ilgisi var mı? Yok. Amaç milliyetçiliği kaşımak ise her türlü araç mubah oluyor. O halde geriye bir tek Kerkük kalıyor. Burada denilen ne? "Kerkük bir Kürt şehri olmasın". Neden? Nedeni belli değil. Aslında belli de ama makul bir cevap verilemiyor burada. "Efendim Kerkük'te demografya ile oynanıyor, Kerkük'ün demografik yapısı değiştiriliyor" deniliyor. O zaman sormak lazım: Peki 1975'lerde Saddam buradaki demografik yapı ile oynadığında neden kimse sesini çıkarmadı. Kaldı ki şu anda demografya ile oynanması diye bir şey de yok. Kürtlerle Türkmenler gayet kardeşçe dayanışma içinde. O nedenle "kurt dumanlı havayı sever" misali, ortalığın dumanlanmasını seven ve bundan medet umanlar var, bunların oyununa gelinmemeli.
Şimdi işin gerçek tahlilini yapalım: Türkiye, AB konusunda olduğu gibi Irak dış politikası konusunda da yanlış yapıyor, dahası daha büyük yanlışlara itilmek isteniyor: Feveran halinde Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasın deniliyor; milliyetçi şoven ağızlar ise Kürtler özgürlüğe, refaha, gönence ulaşmasın demeye getiriyor. Burada büyük bir hata yapılıyor. İki nedenle. 1- Türkiye sınırları içinde, Irak'taki Kürtlerin üç misli Kürt yaşıyor ve bunlar oradaki Kürtlerle akraba oldukları gibi, onların özgürlüğüne kavuşmalarına, gönencine ister bağımsız, ister federe olsun oluşturacakları bir devlete sıcak bakıyor. Türkiye nasıl Türkmenlere soydaş deyip sahip çıkıyorsa (üstelik Türkmenler Irak politikasında etkin bir aktör değilken), Kürtlere de "akrabalarım" diye sahip çıkmalıdır. Yani Kuzey Irak ile Türkiye Cumhuriyeti arasında etnik bir bağ var. Bunu reddeder ve gereğini yerine getirmezse kendisi bölücülük tuzağına düşmüş olmaz mı? İkincisi din ve mezhepsellik de bir bağ ise böyle bir bağ da var: Nasıl ki İran, Irak'ın güneydeki Şiilere sahip çıkıyorsa, Arap ülkeleri ortadaki Arap Sünnilere sahip çıkıyorsa, Türkiye de Müslüman Kürtlere bu gerekçeyle sahip çıkabilir. Bu yaklaşım aradaki gerginliği dostluğa çevirdiği takdirde, siyasi işbirliğinin güç birliğine dönüşmesinin, güçlü bir Türkiye'ye katkıdan başka ne zararı olabilir? Aksi bir politika, oradaki oluşumu zaten engelleyemediği gibi, içerdeki Kürtleri de küstürüyor. Bunu görmek için kahin olmaya gerek yok.
Kerkük konusuna gelince, deniliyor ki sınıra yığılan 250 bin kişilik ordu birliklerinin temel gayesi PKK değil, Kerkük'tür. Diyelim ki öyledir. Peki, ordu Kuzey Irak'a girdiğinde ne olacak? a) Kürtlerle savaşacak, b) Sınırları koruma adına bizzat kendisi sınırları ihlal ederek ortadan kaldıracak, Kerkük'ten Erzurum'a bir hat oluşturacak, dışarıda bir istikrar oluşturmadığı gibi, içerde de sonu gelmeyen bir istikrarsızlığa neden olacak c) ABD güçleriyle muhtemel bir çatışmayı göze alacak, (bunun sonuçları en çok NATO'da stratejik ortak ordu için düşünülmeli), d) Dünyanın gözünde işgalci bir konuma düşecek. Kendisi eleştirdiği konuma düştüğü için izole olacak. Bütün bunların sonunda ne elde edilecek? Diyelim ki Kerkük ele geçirilip Türkmenlere teslim edildi, ne olacak? Kerkük Türkiye'ye mi bağlanacak? Oradan borularla Türkiye'ye petrol mü getirilecek? Ordu ilanihaye orayı mı bekleyecek? Bunların hiçbirinin de reel politik açısından geçerli bir tarafı yoktur.
Bırakalım tüm bunları bir yana. Türkiye asla gaza gelip böyle bir yanlış yapmamalı. Kuzey Irak Kürtlerini artık dost, müttefik, akraba olarak görmeli ve kendi şemsiyesi altına alarak büyümeli. Nitekim bugün orada milyarlarca doları bulan yatırımlar yapılıyor ve bundan aslan payını Türkiyeli iş adamları ve müteahhitler alıyor. Çatışarak değil dostluk ve ittifak kurarak, birlikte hareket ederek güç kazanmalı. İç politika mülahazalarıyla, milliyetçilik yarışıyla, gerçek çıkarlar heba edilmemeli.
AHMET ÖZER: Doç. Dr., SDÜ, öğretim üyesi