Suya yazılan

Suya yazılan
Suya yazılan
Devletin "güvenlikçi ve operasyoncu" siyasetinden AKP iktidarı kadar Gülen hareketinin etkisindeki emniyet, yargı ve medya kuruluşlarını da sorumlu gördüğümüz biliniyor
Haber: AYSEL TUĞLUK / Arşivi

Kürt meselesi söz konusu olduğu zaman tecrübeyle sabittir: “Strateji” olarak adlandırılan her çalışma hiçbir “çözüm” içermez. Yeni strateji tartışılıyor. Hani “bizi strateji manyağı yaptılar” dersek yeridir. Tartışmaya vesile yeni bir durum olduğu kanaatinde değilim. AKP yönetiminin dahi sahiplenmediği, hükümet üyelerinin tezat ve tereddüde düştüğü bu türev stratejiye kanıp gelin güvey olmanın da bir manası yok. Kendi mantığı içinde bile sorunlu, çelişkili ve yeni hiçbir önerme taşımayan ancak adına da “en yeni strateji” denilen bu “on emir” misali belge, ciddiye alınmayı hiç de hak etmiyor. 

Muhataplık
Kimi kulaklara fısıldanıp piyasaya sürülen ve kimin attığı belli bu taşı kuyudan çıkarma telaşına düşmeyeceğiz elbette. Politik ve ilkesel tutumumuz biliniyor: Rasyonel her çözüme açık ve esnek, içeriği ve sonuç alıcılığı rasyonel olasılıkla sıfıra yakın klasik güvenlikçi ancak adı “yeni” sıfatıyla bezenmiş devlet stratejilerine ise, kapalı ve katı tutum sahibiyiz.
Buna rağmen Kürt siyasetini ne bir çözüm programı ne de çözüm yöntemine sahip olmayan bu devlet stratejisine yedeklemeye çalışanlara şaşırıyorum çoğu zaman. Bizi ne zannediyorlar sahiden? Devletin ve AKP’nin kapısında dizini kırmış, elleri ve ağzı açık yalvar yakar “Lütfen bizi muhatap alın” diyen bir halimiz mi var? AKP ve (yandaş) sözcüleri artık bu kibirden, hoyratlıktan, dayatmacılıktan ve lütufkarlıklarından vazgeçmeli. İktidarın varsa bir çözüm programı -ki olmadığını iyi biliyoruz- bunu resmi ve ciddi biçimde ortaya koyar, bizler de yaklaşımımızı olgun ve yapıcı olarak belirleriz. Bu kadar basit! Ortada bir çözüm yok, strateji var. Müzakere değil, mücadele devrede. Bu kadar açık! 

İhsan Dağı
Yazdıklarımı karamsar bulanlar çoğunlukta. Değilim. İyimser olmak için bir sebep olduğunu da düşünmüyorum. Zaten reel politika bu öznel yaklaşımların ötesinde işler. Realist olmakta fayda var. Aksi halde yanılgı kaçınılmaz. Umut mu? Mücadele ediyoruz daha ne olsun… 

İyimserlik, karamsarlık, realistlik
Son zamanlarda İhsan Dağı’nın Demokrasi ve Kürt Meselesi üzerine yazdıklarının (ve izleyebildiğim kadarıyla söylediklerinin) önemli olduğunu düşünüyorum. Kürt siyasetine dönük eleştirileri de dahil olmak üzere, ama esas olarak yeni devlet elitleri ve “camia”sına yönelik analiz ve değerlendirmeleri çarpıcı olduğu kadar anlamlıdır da. ‘Tükürük Siyaseti’ başlıklı yazısının (30 Mart 2012, Zaman) giriş cümlesi durumu özetleyen açıklıkta: “Hükümetin Kürt meselesini çözmek için acelesi de yok, stratejisi de.” Burada bir parantez açmalıyım.
Demokratik Kürt siyaseti olarak AKP’nin ve yeni iktidar elitlerinin demokrasi ve Kürt meselesiyle ilişkilerinde samimi ve tutarlı olmadıklarını sıklıkla dile getiriyoruz. Özellikle devletin “güvenlikçi ve operasyoncu” siyasetinden AKP iktidarı kadar Gülen hareketinin etkisindeki emniyet, yargı ve basın-medya kuruluşlarını da sorumlu gördüğümüz biliniyor. Ki, bu yanlış değil. Hakikatin büyük parçasıdır. İhsan Dağı aynı hakikate işaret ediyor: “…Operasyoncu bir anlayışla demokratikleşme de, yeni anayasa da gerçekleşmez, vesayet rejimi tarihe gömülmez. Çelişkiyi görün …. Kendini ‘demokrat’ olarak niteleyenler için Kürt meselesinde statükonun korunması cephesinde kalmanın izahı yok.” Kanımca daha fazla izaha da gerek yok. Devam edelim…
Mümtazer Türköne gibi, “iyimser” olmayı isterdim. Ancak İhsan Dağı’nın o naif realistliği vaziyeti daha iyi izah ediyor: Hükümetin bir çözümü yok! “Terörle mücadele siyasetle müzakere” olarak aylar öncesinden kodlanan yaklaşım “sürdürülebilir çözümsüzlük” dışında bir öngörü taşımıyor. Devlet ve siyasi iktidar İmralı ve Kandil ile müzakere ederken bile meseleyi bu “sürdürülebilirlik” sınırlarında tutmak gayesindeydi. Halihazırda durumda ciddi bir değişiklik yok. Devlet kendi pozisyonunu “sürdürülebilir çözümsüzlük” yaklaşımına sabitledi. Ancak sorun şu: Tam da bu sebeple yeniden çatışmalı sürece girildi. Ara bir seçenek, ara bir yol ya da “sürdürülebilir çözümsüzlük” imkanı Öcalan’ın “artık aradan çekiliyorum” demesiyle ortadan kalktı. Bu önemli dönemecin/dinamiğin sürekli gözden kaçırıldığını düşünüyorum. Tartışma ve çatışması halen süren iç iktidar mücadelesi -ki, Ortadoğu’daki gelişmelerle izdüşen bir hali var. Suriye, İran ve pek tabii Irak- netleşmeden Kürt meselesinin çözümünde minimalist düzlemde dahi bir şey olmaz. Elbette siyaset her durumda olabilecek projeler üretme sanatıdır. Bu anlamda Türköne’nin iyimserliğini ve heyecanını gölgelemek istemem. Ancak büyükler oynadığında sözlerin çoğu suya yazılır. Büyükler oynuyor. ABD’de seçim var. AB bir yol ayrımında. Yeryüzünün bu en önemli coğrafyasında yeni dengeler/ ittifaklar, siyasal ve toplumsal altüst oluşlar söz konusu. Türkiye ’nin bütün Suriye politikaları iflas etti. Ve Kürtler yeni denge ve denklemler içinde en dinamik güç olarak “ulusal” düzeyde sahnedeler. Ortam karışık, vaziyet harika! Yine “şenlik” var. Yanılmak isterim. 

Devlet karar verirse…
Cengiz Çandar sanırım bir İrlandalıdan alıntılamıştı ETA, IRA ve PKK arasındaki farkı anlatırken, “Muhatap oldukları devletler” demişti. Çözüm meselesi de esasen bununla ilgili. Eskiden savaşın sonucu belirlerdi. Küresel yıllarla birlikte ilgili devletin çözüme karar vermesine; ekonomik, stratejik ve siyasal sebeplere bakıyor.
Türkiye devletinin çözüm konusunda uygun pozisyon ve karar durumunda olduğunu düşünmüyorum. Bu bakımdan siyaseten yapılacak olanlar ikincil kalıyor. Biraz da polemik havasında gelişiyor her şey. Suya yazılıyor bir kez daha...
Gerçek şu: Devlet karar aldığı an bu sorunu 24 saatte İmralı’da (tek oturumda) çözer. Öcalan’ın talep ve yaklaşımı birçok bakımdan buna uygun zemin sunuyor. Ancak son MİT krizi ve yeni stratejik yaklaşım Türkiye’de çözüm iradesi ve sürecinin kolay oluşmayacağı, barışın halen uzak ihtimal olduğunu gösteriyor. İyimserler için tersten okununca da aynı anlamı veriyor: İhtimal ama uzak! Hasılı, ufukta çözüm yok. Olacağına dair işaret bile belirmiş değil. Her şey yeniden savaşa bakar oldu. Ölümcül bir döngü bu. 

İslamo-nasyonalist 12 Eylül yönetimi
Türkiye siyaseti (devleti ve toplumuyla) cumhuriyet tarihinin belki de en sancılı, en sert geçecek baharına girdi. Bu karmaşık ve çatışmalı yaşanacak dönemden sonra “kırılma” kaçınılmaz. Ya yeni ve gerçek bir demokrasi sürecine girilecek ya da yeniden bir “istibdat” dönemiyle karşı karşıya kalınacak.
Açık ve kesin olan husus şu: AKP uzun süredir demokrasi mevzisini işgal ediyordu. Artık terk etti. Demokrasiyle olan “taktiksel” ilişkisi de bitti. Buna rağmen Kürt siyasetinin önüne durmadan dil-üslup sorununun konulması, habire 12 Eylül ve AKP dönemi arasında kıyaslama yapılması anlamsızdır. Her şey, her yer güllük gülistanlık da bir bizim dilimiz mi sorun? Pozantı, Roboski, Newroz, tecavüz, katliam, işkence… Daha sayalım mı? 6500 Kürt siyasetçinin tutuklanmasını, günlük ortalama gözaltıları, öldürülen kadın-çocuk sayısını, kapatılan gazeteleri, basın-medya ve sivil toplum üzerindeki baskıları, DGM’lerden beter özel yetkili mahkemeleri, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü ortadan kaldıran TMK ve TCK’yı, işlevsiz-misyonsuz meclisi, otoriter yönetim tarzı ve uygulamalarını 12 Eylül rejimi ve dönemiyle (karakteristik ve istatistiki) kıyaslayın isterseniz. Kimi, neyi yargılıyorlar? Ezcümle, AKP ile ilgili “demokrasi, reform, çözüm vs.” tartışmaları artık sona erdi. İslamo-nasyonalist bir 12 Eylül yönetimiyle karşı karşıya herkes. 

İki cephe
Türkiye’de demokrasi, hukuk, temel haklar ve laiklik konusunda ciddi bir yarılma söz konusu. Bu yarılmanın taraflarından biri, merkezinde “cemaat” ve AKP’nin de ağırlıklı bir kesimi MÜSİAD, Emniyet, ordunun bir kesiminin vs.nin bulunduğu İslamo-nasyonalist soft diktatörlük blokudur.
Yarılmanın diğer tarafı adeta enkaz gibi. Merkezinde diri olarak sadece Kürt siyasal hareketinin var olduğu, neredeyse tüm renkleriyle sol-sosyalist çevreler, Alevi cemaatinin önemli kesimleri, bazı yönleriyle Kemalist çevreler, velhasıl mevcut iktidar bloğu karşısında çaresiz kalmış biat etmeyenler.
Oyun teorisi açısından her şey son evresine ulaşmış, iktidar bloğu Kürt siyasetini de ezerse tüm oyunu kazanır. Kürt siyaseti ise, bütün ezilenlerin, farklılık gösterenlerin adeta son mevzisi, kazanan hepsini alır. Kaybeden tümünü yitirir.
Bu anlamda Türkiye’nin varlığı, demokrasi umutlarının, özgür eşit yaşama idealinin, temel hakların varlığı ve hatta bir yanıyla laikliğin varlığı, Kürt siyasi hareketinin önümüzdeki 4-5 aylık dönemdeki performansına bağlı. Eskiden (12 Eylül’e karşı) “faşizme karşı birleşik direniş cephesi”, şimdi ise soft diktatörlüğe karşı Demokrasi Cephesi dışında çare yok.
Son dönemlerde Kürt siyasi çevreleri, çözümsüzlüğün de tetiklemesiyle sıklıkla “ayrılmak”tan söz ediyor. Tersine, bu süreç Türkiye’nin birliğini ve demokrasisini tek seçenek haline getirdi. Türkiye’nin demokrasisi, hepimizin kurtuluşu olacak. Soft diktatörlük bloğunun kazanması ise, hepimizin kabusu! 

Ve Kürtler…
Çeşitli renklerden ve oranlardan oluşan anti-nasyonalist, anti-militarist demokrasi cephesinin kaderini Kürtler belirleyecek. Eğer Kürt siyaseti önümüzdeki birkaç aylık dönemi sıkı bir demokratikleşme perspektifi ve söylemiyle işlemeyi başarır ve çalışma tarzından örgütlenme modeline kadar birçok kavram ve hususta ihtiyaç hissedilen demokratik değişimi tamamlayabilirse, demokrasi cephesinin öncülüğünü etkili yapmak kadar geniş ve esnek bir ağ halinde güçlenmesine de yol açabilecektir.
Kürtlerin statü hakkı ve örgütlenme özgürlüğü tartışmasız saklı kalmak kaydıyla, Kürtlerin politik ve demokratik toplum olma gerçeğine de saygı duyarak, öz itibarıyla demokratik örgütlenme, mücadele ve ilişkileri esas alan siyasi, örgütsel ve kadro modeli tartışması da eş zamanlı olarak yapılabilmelidir. Burada aslolan isim ve şekil değil işlev, toplumsal yarar ve her türlü demokratik gelişmeye katkı olmalıdır. 

Ve çözüm…
AKP (ve dahil olduğu cephe), Kürtlerin meşru, haklı ve demokratik mücadelesini “ezmek, bitirmek, yok etmek” amacıyla altı ayda bir çaresizce strateji üreteceğine demokrasi ile ilişkisini stratejik düzeye çıkarıp sorunun barışçıl, demokratik çözümüne yönelmeli. Ama biliyoruz ki, bunu yapmayacak.
İhsan Dağı bir konuda çok haklı: “Sorunun çözümü için siyasal ve toplumsal kanallardan baskı altına alınmayan bir hükümet, durduk yere bu konuda riskli gördüğü işlere kalkışmaz.”
Her şey yeniden ve birlikte düşünmeyi zorunlu kılıyor. 

AYSEL TUĞLUK:  Van Bağımsız Milletvekili, DTK Eşbaşkanı