Tahammül etmek...

Toplumsal hafızamızın zaman zaman tazelenmesinde, bazen göründüğünden çok daha fazla yarar bulunuyor.
Haber: HAMİT ERDEM / Arşivi

Toplumsal hafızamızın zaman zaman tazelenmesinde, bazen göründüğünden çok daha fazla yarar bulunuyor. 13 Şubat 1925. Genç ilinin Ergani ilçesinin Eğil bucağına bağlı Piran köyünde 13 Şubat'ta patlayan silahlar, hem Doğu Anadolu'da geniş çaplı bir ayaklanma başlattı hem de Türkiye'nin siyasal yaşamında önemli dönüşümlere yol açtı... (Cumhuriyetin 75 Yılı 1923-1953 Yapı Kredi Yayınları İstanbul, 1998. sf. 40)
1926'dan bu yana aralıklarla süren Ağrı ayaklanması, ordu birliklerinin 7-14 Eylül 1930 arasında gerçekleştirdiği süratli bir askeri harekât sonunda denetim altına alındı... (age sf. 100)
Dersim bölgesinde 21 Mart 1937 gecesi başlayan ayaklanma ordu birliklerinin 22 Ekim'e kadar süren harekâtı sonucu denetim altına alındı... (age sf. 178)
1975-2007 döneminin ise başka bir şeye ihtiyaç duymadan doğrudan tanığıyız.
Bu tabloya bakınca 1923'ten bu yana 84 yıllık Cumhuriyet tarihimizin neredeyse büyük bir kısmı kapsamlı askeri harekâtların yapıldığı, olağanüstü dönemler ve sıkıyönetimlerle geçti.
Baskın Oran'ın şu yazısını hatırlarsınız. "Bu ülke Kürtlerin yasal haklarını savunan partilerin hiçbirini yaşatmadı. 1971 TİP, 1980 TEP, 1991 TBKP, 1992 SP, 1993 HEP, yine 1993 ÖZDEP, yine 1993 STP, 1994 DEP, 1997 EP, 1999 DKP, 2003 HADEP. Hepsini kapattı, sonra da AİHM'de tazminata mahkûm olduk". (18 Kasım 2007, Radikal İki)
Biraz uzun görünecek ama Avni Özgürel'in yazdıkları tabloyu tamamlıyor. Tıkanmanın nedeni konusunda ise oldukça öğretici. "...1341 tarihinde yani 1922 senesinde Başbakanlıktan 1845 sayıyla ve 'gizli' kaydıyla gönderilen yazıdaki cümleler uzun uzadıya bir şeyler söylememe gerek bırakmadan ne demek istediğimi anlatıyor zaten. 'Yüce Genel Kurmay Başkanlığı'ndan gelen 30 Nisan 1341 tarih ve 1835/2270 numaralı teskerede son isyan ve irtica olayının, basınımızda, özellikle İstanbul basınının büyük bir kısmında genel bir Kürt ayaklanması şeklinde gösterilmesi, iç ve dış düşmanlarca propaganda zemini ittihaz edilmekte olduğundan ve esasen sınırlı bir sahada çeşitli emeller ve iğfalat neticesi oluşan olayların büyütülmesi uygun olmadığından, isyanın ayrımcılıktan ziyade irticai cehalet ve aldatma neticesi olduğu zemininde yayın yapılması için gereğinin yapılması teklif olundu... Hadisenin basında Kürt meselesi şeklinde inhisar ettirilmesi, gerçeğe mutabık olmadığı kadar siyaseten de sakıncalı olduğundan keyfiyetin bu açıdan yayınlanması için..." (2 Aralık 2007, Radikal)
Kısaca, 'olaylar Kürt meselesi değildir gerici ayaklanmadır ve böyle yansıtılmalıdır, büyütülmemelidir, Kürt adının geçmesi siyaseten sakıncalıdır, basın yola getirilmelidir' deniyor.
Geçen zaman içinde hiç bitmeyen ya da artık bitti gözüyle bakılan olaylar bir zaman sonra yeniden ve katlanmış bir şekilde önümüze geliyor. Bunun temelinde herhalde, Kürt sorununu yukarıda aktarılan biçimiyle ve olayları yalnızca bir güvenlik tehdidi olarak kabul edip kökünü kazıma düşüncesi yatıyor. Bunun çözüm olmadığı ayanbeyan ortaya çıktı. Bugün sorunun çözümü sorumluluğunu yüklenenler için bu temel yaklaşım çok yavaş değişse de -on yıl öncesine göre bile- pozitif anlamıyla farklıdır. Kürt hareketi üzerindeki onun demokratik bir kanalda akmasına ve gelişmesine izin vermeyen ve on yıllarla ifade edilen bir zaman dilimine yayılan baskı düzeni, farklı uçlarda iki eğilimi güçlendirdi. Kürt hareketi savruldukça demokratik çözümlerden uzaklaştı, uzaklaştıkça katılaştı ve hedeflerini seçerken rasyonel çözümler yerine, sınırlarını her konjonktür değişikliğinde farklılaşan, gerçekliği kuşkulu düşünce ve eylemlere bıraktı. Diğer taraftan aynı baskı düzeni, ülkede uygulanan Kürt politikasının 'normal, uygulanabilir, sürdürülebilir' bir düzen olduğuna, Türkiye'deki sıradan vatandaştan, kamuoyu oluşturan çok yaygın çevrelere, kurumlara, partilere vb. kadar herkesi derece derece ikna etti
Bu politikanın tutmasında, zaman zaman ikincil gibi duran kimi faktörler de etkili oldu: Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yaşanan burjuva-demokratik yapının kurulmasındaki özgül sorunlar. Doğudaki feodal yapı. Ortadoğu'ya yönelik olarak önce İngiliz sonra Amerikan emperyalist ilgisinin Kürtlerle inişli çıkışlı ilişkileri. Nihayet soğuk savaş yılları...
Ulusal ve uluslararası algılamada bu faktörler, baskı düzenini sürdürmeye kararlı politikalarla çakışınca uygulamaları sürdürmek daha kolay ve hesapsız oldu.
Bugün ise biraz daha farklı bir noktadayız. Belki de bu durum, Cumhuriyet tarihinin demokratik çözüm ve uzlaşma için yakalanmış çok değerli bir zaman dilimidir.
DTP çok hayati
Ülkemizin yine bugün geldiği yerde iki noktayı kazanç hanesine yazmak gerekir. En marjinal projeler ya da önerilerle birlikte çeşitli kesimlerin düşünceleri bugün yazılı ve görsel basında, kamuoyunda seslendiriliyor, konuşuluyor. Türkiye bunları yapmayı çok özleyen bir ülke. İkincisi Kürtleri demokratik platformda hakkını ve hukukunu arama iddiasındaki bir parti DTP, parlamentoda temsil ediliyor. DTP'nin parlamentoda olması, Kürt halkının sorunlarını ve geleceğini bu çatı altında çözmeye yönelmesi yüreklendirilmesi gereken bir davranış.
DTP'den demokratik teamüller içinde hareket etmesini, PKK terörünü reddetmesini, sorunları siyaseten çözmeyi istemek ne kadar haksa; onun acemiliklerini, eksikliklerini, deneyimsizliklerini hoş görmek de adil olmak için gereklidir. Sonunda onlar bu toprakların insanlarıdır. Aynı otoriter kültür, demokrasiyi dışlayan iktidar yapıları onları daha şiddetle sarmaladı. Düşe kalka giden ve 200 yıldır süren Türkiye'nin demokrasi ve aydınlanma serüvenine Kürtler, -uzak coğrafyaları ve aşiret yapılarıyla- Osmanlı'da yeterince katılamadı. Cumhuriyet'te de kendi egemenlerini Meclis'e göndererek, asıl ana sorun olan temeldeki feodal ekonomiyi büyük ölçüde korudular. Şimdi demokrasiyi, hukuku, paylaşmayı, tavizi öneren bu toplumsal yapıda, bu kavramları içselleştirmek için mücadele ederlerken, onları günlük hayatın içindeki basit kusurlarla basında, medyada yerden yere vurmak, incitmek, suçlamak ve hırpalamak hiç adil durmuyor. Demokrasiyi bizim gibi topraklarda sindirmek hiç kolay değil. Karşındakinin hukuku için tahammül etmek. Tahammül; bu bizim için dahi bir demokrasi sınavı değil midir?
Kürtlerin hakları için Meclis'te mücadele eden DTP, Kürtlere hak almanın yolunun siyasetten geçtiğini anlatan bir DTP, Türkiye için önemlidir. DTP'nin ve PKK'nın kamuoyu gözünde içiçeliği bir gerçektir. DTP'nin tam da burada, silahtan ve şiddetten uzaklaşması için imkanları bulunuyor. Eğer bu gerçekleşmez de PKK'nın şiddeti tırmandıran politikası baskın gelirse bu yakalanan fırsat bir gecede bitebilir. Kendini Türkiye'nin kaderiyle bağlamayan ve çıkışı Ortadoğu belirsizliklerinde arayan Kürt politikalarının başarısı ise çok tartışmalıdır.
Bu anlamda PKK'nın, belki bir ölçüde de DTP'nin, ABD'nin bölge için düşündüğü ve gerçekleştirmeye çalıştığı politikalar içinde Kürtlere biçtiği rol ve vaat ettiği güvencelerin, ABD'nin çıkarlarıyla başlayıp yine onun öncelikleriyle bittiğini anlayamamış olmaları düşünülemez. Ortadoğu'nun o kaygan zemininde yürümeye çalışan tüm aktörler için bu dün de böyleydi, bugün de böyledir. PKK üstündeki dünyanın kurmaya başladığı baskı ve Kuzey Irak Kürtlerinin onlarla, aralarına çekmeye çalıştıkları çizgi bunu bir kez daha anlatıyor.
Bugün Kürt sorunu diye, yılların hatalarıyla, geçmişten büyüyerek gelen ve terörle içiçe geçen, çözümü de bir o kadar zorlaşan bir sorundan söz ediyoruz. Türkiye Kürt sorununun güvenlik ve terör boyutunu varını yoğunu harcayarak çözse bile, güvenliğin ve terörün çok ötesinde, sorunu derinlemesine düşünmek durumundadır. Bu konuda hayalleri bile zorlayan olmayacak projeleri dillendirmek yerine genel olarak tarafları birleştiren, somut, uygulama kabiliyeti olan, mevcut durumu iyileştiren ve sonraki aşamaya taşıyan, güveni sağlamlaştıracak projelere yönelmek gerekiyor. Bunun için örneğin AB normları tartışılmalıdır: Kültürel kimlik talebinin karşılanması. Anadilinin serbestçe kullanımı. Af ya da yaşama kazandırma formülünün genişletilerek işletilmesi. Siyasi ve sosyal ayrımcılığın sona ermesi için önlemler alınması. Bölgesel geri kalmışlığın ortadan kaldırılması için kamu öncülüğünde kapsamlı bir ekonomik-sosyal gelişim planı yapılması. Terör nedeniyle yerlerinden göç ettirilen ailelerin evlerine güvenli dönüşünün sağlanması. Yine terör nedeniyle şehirlere sığınmış eğitimsiz, mesleksiz, işsiz ve umutsuz binlerce çocuk ve gencin sosyal ve ekonomik projelerle hayatla yeniden buluşturulması. Yerel yönetimlerin etkinleştirilmesi. Siyasal katılımın teşvik edilmesi, sosyal adalet ve karşılıklı güven duygusunun güçlendirilmesi...
Bu başlıklar çoğaltılabilir.
Ülkemiz on yıllardır ekonomik, siyasal, entelektüel tüm enerjisini refah, demokratikleşme, kalkınma ve sosyal adalet yerine bir kardeş kavgası için harcıyor. Peki, nereye kadar?

HAMİT ERDEM: Araştırmacı, yazar