Tanrının eli olmak

Felsefe tarihinin en kışkırtıcı filozoflarından sayılan Spinoza, birkaç yüzyıl önce "Tanrı kukla oynatıcısı değildir" sözüyle döneminin baskın felsefi anlayışlarını yerinden ederken hiç de haklı olmayan yanlış anlaşılmalara ve okumalara maruz kalmıştı.
Haber: SADIK EROL ER / Arşivi

Bana bir futbol topu getirin size ne kadar iyi olduğumu göstereyim. Maradona

Felsefe tarihinin en kışkırtıcı filozoflarından sayılan Spinoza, birkaç yüzyıl önce "Tanrı kukla oynatıcısı değildir" sözüyle döneminin baskın felsefi anlayışlarını yerinden ederken hiç de haklı olmayan yanlış anlaşılmalara ve okumalara maruz kalmıştı. Gerçekten de Spinoza ve diğer filozofların meydan okuyucu benzer görüşleri düşünce tarihinin entelektüel "sahasının" doğasına uygun olarak görülebilir. Oysa bundan yaklaşık 20 yıl önce savaşın izlerini tamir etmeye çalışan iki ülkenin (İngiltere/Arjantin) 1986 Dünya Kupası çeyrek final maçında karşı karşıya gelmesi ve Arjantin takımı kaptanı Maradona'nın "eliyle" attığı gol sonrası "Tanrı futbol sahasına müdahil oldu mu?" tartışmaları futbolun politize kimliğinin yanında teolojik boyutuna da dikkatleri çekti. Hitler ve özellikle Mussolini faşizminin 1934 ve 1938 Dünya Kupası maçlarını domine ettiği dönemde Latin Amerika ve Avrupa ülkelerinin karşılıklı restleşmelerini düşündüğümüzde aslında futbolun politize kimliğinin ne kadar derinlerde yattığını görürüz. Bu bağlamda üzerinde "güneş batmayan" bir İmparatorluğun "doğasına uygun olarak" binlerce mil uzaklıkta ve Arjantin'in burnunun dibindeki Falkland adalarına asker çıkararak yenilmezliğini (!) onaylatmasının hemen akabinde gerçekleşen bu futbol müsabakası çeyrek asırdır hâlâ gündemi meşgul ediyor. Maçtan sonra Maradona şunları söyleyecekti: "Bu maçın bizler için ayrı bir önemi vardı. Çünkü İngiltere ve Arjantin'i karşı karşıya getiren Falkland savaşının anıları çok tazeydi. Maça çıkmadan önce maçın iki ülke arasında geçmişte yaşanan kötü olayların üzerine örtülecek bir perde gibi olduğu ve bu maçın bir dostluk maçı olduğu şeklinde açıklamalarda bulunuyorduk. Halbuki hiçbirimiz bu duygularla maça çıkmadık. Hepimiz kinimizi maçı kazanma yönünde harcadık, çünkü maç bir kupa maçı değil bir onur ve intikam maçıydı. Ben maçta iki gol atmıştım ve attığım golden birini resmen elimle atmıştım ama bu an hakemin gözünden kaçmıştı. O dönemde golü 'Tanrı'nın eli' diye açıklamıştım. Ne Tanrı'sı yahu! Diego'nun eliydi!" O golde "kimin eli" vardı? Gerçekten de 1966 Dünya Kupası'ndan sonra en çok tartışılan 1986 Dünya Kupası ve kahramanı Maradona attığı gole "ilahilik" yüklerken, bir imparatorluğu teolojik boyutta cezalandırmanın keyfini mi yaşamıştı?
Günahın bedeli
1986 Dünya Kupası'ndan sonra Maradona'nın futbol ve özel yaşamındaki inişli çıkışlı (büyük oranda inişli) grafik, kimilerine göre bu golün "günahının" bedeli olarak okunmuş ve hâlâ da okunuyor. Tanrının Eli filmi ile yine gündeme gelen bu futbol efsanesinin yaşam öyküsüne kısaca bakalım. Suyu akmayan ve elektriği dahi olmayan bir gecekonduda çok çocuklu bir ailenin üyesi olarak 1960'ta dünyaya gelen Maradona, sekiz kardeşin en çılgını ve her zamanki gibi en yaramazı olmuş. Futbola da yansıyan bu kişiliğinin temellerinin daha çocukluk günlerinde atıldığını görüyoruz. 16 yaşındayken Argentinos Juniors takımına transfer olan Maradona, burada oynadığı beş sezonda, 168 maçta 116 gol atarak dikkatleri çeker. Ayrıca bu tarihsel dilimler içerisinde yediği tekmelerden dolayı sakatlanarak Kempes'li, Ardiles'li efsane Arjantin takımında yer alamaz. 1981'de Latin Amerika'nın başat takımlarından Boca Juniors'a transfer olur ve buradaki mükemmel ve "kışkırtıcı" futboluyla Avrupa'nın büyük bir takımı olan Barcelona'ya geçer. Ancak kavgacı ruhu onu rahat bırakmaz. Barcelona'da geçirdiği iki yıldan sonra İtalya'nın varoş liman kenti Napoli'ye geçer. Napoli'de yedi sezon oynar. Sayısız başarılar elde eder. Böylesi başarılarla dolu gözkamaştırıcı bir kariyerin çöküntü habercisi olması da elbette kaçınılmazdı. Maradona, Napoli efsanesinden sonra Sevilla'ya geçecek orada tutunamayıp ilkin doğduğu kıtanın kuzeyine, sonra güneyine Heidegger'ci anlamda "yuvasına," yani Boca Juniors'a dönecek ve futbol hayatını burada noktalayacaktı. Bu süreç içerisinde milli takım bazında da işler iyiye gitmiyordu. Nitekim Kamerunlu Roger Milla'nın efsaneleştiği 1990 Dünya Kupası'ndaki Almanya karşısında penaltıdan gelen trajik yenilgi, Maradona'yı her anlamda dibe doğru çekecekti. (İtalya 90 Dünya Kupası'nda, Napoli'de oynanan İtalya-Arjantin maçında Napoli taraftarlarının Arjantin'i desteklemesi ilginç bir anı olarak atlanılmaması gereken bir paradokstur.) Özellikle 1994 Dünya Kupası'nda yaşamış olduğu kokain krizinden sonra eleştirilere vermiş olduğu bilgece ve fazlasıyla politika kokan cevabıyla herkesi dumura uğratmayı bilecekti: "Evet, kokain kullandım ama hiç değilse Amerikalılar gibi binlerce masum insanı öldürmedim."
Maradona fazla politik kimliği, hırçınlığı, kavgaları, ukalalığı ve yetenekleriyle dünya futbolunun Che Guevara'sıdır; başka bir ifadeyle o, futbol kültürünün "ötekisi"dir. Deleuze'ün söylemini futbola uyarlamak mümkünse eğer Maradona, hayatında "kaçış çizgileri"ni fazlasıyla barındıran, "olduğu yerde göçebe" olmaya mahkûm bir "yersizyurtsuz"dur. Futbolun diğer bir kült ismi olan Pele'yle girdiği polemikler, mevcut önermelerimizi haklılaştırmaya yeter. FIFA'nın Pele'yi yüzyılın futbolcusu seçmesinden sonra "ben halkın kahramanıyım, kurumların değil" cevabıyla sol düşünceye ne kadar yakın olduğunu, yoksul Napoli'yi ve halkını seçmesinden sonra ikinci kez dillendirecektir. Maradona, futbol sahasında "siyah" kalmayı becerebilen, ancak daha sonra gittikçe "beyazlaşan," bürokrasi ve egemenlerin safına katılarak "sınıf atlayan" Pele ile kıyaslandığında, hâlâ "siyah" kalabilmeyi başarabildi. Her ne kadar futbolun başat rolünün eğlenceden "kapitalizme" kaydığı süreçte Maradona, Pele gibi reklam "star"lığını tercih etmediği için medya tarafından hep görmezden gelindiyse de, gündemde kalabilmeyi başardı. Seyirci değil, "taraftarlık" ruhuna uygun bir şekilde futbolu "loca"dan değil, halkın arasında izlemeyi tercih eden Maradona, "Bohem futbolculuğun" en güzel örneğidir. Son tahlilde, çocukluğu 80'li ve 90'lı yıllara denk düşen hangi insan, mahalle aralarında top oynarken kendisini Maradona ile özdeş kılıp hayatının futbolunu oynamadı? Ya da yan tarafında Maradona yazan kara lastikten yapılmış kağıt inceliğindeki fason kramponları giyip onun gibi çalım atmaya çalışmadı. Dahası dünya kupalarında ikinci ulusal takımımız olan Brezilya efsanesini Maradona ile kırıp hangimiz "Argentina" diye bağırmadık? Kendisinden sonra yıllarca "imitasyonlarıyla" avunmaya çalıştığımız bu futbol insanını, "tanrı bakışlı çocuğu," Maradona'yı özlemeyenimiz olacak mı?

SADIK EROL ER: AÜ, doktora