Taraf olmak

Uzunca bir süredir, tüm aidiyet ilişkilerimden umudumu kesip "taraf olmam" konusunda medyasıyla, toplumsal baskısıyla, bireysel sorumluluklarımla, hepsinden önemlisi vicdanımla cebelleşiyorum.
Haber: MEMNUNE BAHÇIVAN AKIN / Arşivi

Uzunca bir süredir, tüm aidiyet ilişkilerimden umudumu kesip "taraf olmam" konusunda medyasıyla, toplumsal baskısıyla, bireysel sorumluluklarımla, hepsinden önemlisi vicdanımla cebelleşiyorum.
Geçenlerde, yaşadığım kent olan İzmir'de incik boncuk satan bir dükkanda bakınırken, yanımdaki türbanlı hanımın da aynı şeyi yaptığını fark ettim. Kadını fark etmem, kasadaki kızla tezgahtaki kızın işaretleşmesiyle oldu. Ve yanılmadıysam kadın da işaretleşmeyi gördü. Zaten kasadaki kız kadına dik dik bakmaya devam ediyordu. Ben biraz tedirgin bakınmaya devam ederken, kadın alacaklarını ayırdı ve kasaya yöneldi.
Kasaya geldiğinde kız "Utanmıyor musunuz böyle dolaşmaya" gibisinden bir şey deyiverdi.
Hanımın da...
Kadın anladığı halde olabildiğince serinkanlılıkla, savunmada gibi değil de gerçekten sorar gibi "Niye utanayım" dedi. "Atatürk bu ülkeyi bunun için mi kurtardı" diye devam etti kız. Kadın da "Bak kızım, ben öğretmenim. Bu ülkenin nasıl ve kimin için kurtarıldığını iyi biliyorum. Al şu hesabı" diye yanıtladı. Kız "Yazık yazık, bir de öğretmenim diyorsunuz, yetiştirdiğiniz çocuklara yazık" derken, ben, biraz da bu anlamsız diyalogu -yoksa monolog mu demeliyim?- bitirme telaşıyla kasaya gelmiştim. Hesabı ödemek için acele ediyormuş gibi davranırken, kız bu kez bana yönelip "Öyle değil mi hanımefendi, yakışıyor mu hiç İzmir'e" dedi. Ben duymazdan gelip "Hesabı alır mısınız, acelem var" deyince "Siz de bir şey söylesenize, bu ülke hepimizin" diye ekledi. Ben "Evet, hepimizin, yani hanımın da" diye yanımdaki kadını gösterince, kız kısa süren şaşkınlık anından hemen kızgınlığa geçiverdi ve "siz de böyle derseniz" diye söylenmeye devam etti.
İkisiyle de gözgöze gelmeme çabama rağmen kadının minnettar gülümsemesini hissettim.
Ardından da paylaşamadığımız ülkemin makus talihini düşünmeden edemedim. Bizi Ermeni-Türk, Rum-Türk, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, İslamcı-laik diye bölüp parçalayıp yönetenler ve bu durumun her türlü rantından yararlananlar gelip geçti aklımdan.
Önceki hafta Ankara Üniversitesi'nde çatışan öğrencilerle ilgili haberi televizyonda son anda gördüm. Gördüğüm aslında çatışan öğrenciler değil, ellerinde taşlar, hatta birinde satır gibi bir şey olan bir grup öğrencinin "Allahuekber, allahuekber" diyerek üniversite binasının içine girmeye çalışmaları ve polisin başka zamanlarda memurlara, tutuklu yakınlarına, solcu öğrencilere bolca kullandığı gazları, copları, tekmeleri, bu gruptan nedense(!) esirgemesiydi. Sonra ne oldu bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum galiba. Daha doğrusu biliyorum. Daha önceki yaşananlardan bildiklerim yetiyor yani. Ve fakat bu görüntülere bakarken o olayı anımsadım birden. İçimden "acaba" dedim "acaba o kadın da bunu izlerken yüreğinde aynı acıyı ve ağırlığı hissediyor mu?"
3 Haziran tarihli Radikal İki'de, Yıldırım Türker'de Kıbrıslı bir Rum'un, Kıbrıs'ta katledilen Türklerle ilgili bir belgesel çektiğini okudum. Diyor ki Tony Angastiniotis, "Bu filmi çekmeseydim uyuyamazdım. Sandallar Köyü'nde bebekleri öldürmüş olduğumuzu, bebek katili olduğumuzu öğrendiğimde, artık milliyetçiliğim için bir temel bulamaz oldum. Türkler de savaş suçu işlediler. Ama ben Rum tarafındakilerden sorumluyum." Düşündüm de, insanlığın geleceğine dair bir umut kaldıysa, işte o, tam da buradan başlıyor.