Taraf tutmak

Taraf tutmak, saf tutmak, taraf olmak. Her zamankinden derin uğuldayan bir mesele, karasularımızda. Her zamankinden daha sert, daha kaslı bir dili var, taraf olmanın. Daha çok taraf tutma tadında bir seferberlik hali.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Taraf tutmak, saf tutmak, taraf olmak. Her zamankinden derin uğuldayan bir mesele, karasularımızda. Her zamankinden daha sert, daha kaslı bir dili var, taraf olmanın. Daha çok taraf tutma tadında bir seferberlik hali.
Bir yandan tarafsızlığın soğukkanlı yordamına duyulan bir özlem varsa da tarafsızlık denilegelen hedefin aceleye gelmiş, derme çatma bir ütopya olduğunun farkında herkes. Taraf olmamanın, taraf olmadan kalmanın serin ve esintili zenginliği yutturmacasına karnı tok bu toprağın insanının.
Tarafsızlık, memleketimizde medyanın inşaatı olarak, statükoculuk anlamına gelir. Her halükârda devletin bekasını insanın üstüne yerleştiren, haklar ve özgürlükler meselesini ısrarla ikinci plana iten, durmadan ortak noktalar arayarak betonarme bir millet portresi çıkarmaya kararlı bir militanlığın adıdır, tarafsızlık.
Taraf olmak, tarafını belirlemek, öncelikle karşı tarafı, zıt kutbunu tarif etmekle başlıyor, kaçınılmaz olarak. Taraf olmadan önce, tarafların bir dökümünü çıkarmak gerek.
İşte bu noktada dolaşımda olan üst başlıklar bize, hayatımızı hangi yaftanın altında geçirebileceğimizi bildiriyor.
Tarafların belirlenmesi, oyunun kurulması birçok ideolojik aygıtın işbirliği ile devletin kunt sözleşmesi tarafından üstlenilmiştir. Devletin paramiliter bekçilerinin uydurduğu 'Ya sev ya terk et' gibi aslında bir tarafı çıkmaz sokak olarak tarif edilir. Sevmek zorundasın. Uymak zorundasın. Susmak zorundasın. Aksi takdirde bozguncusun.
Bezginlikten boğularak laiklerle mürteciler arasında bize dayatılan seçime tahammül etmeye çalışıyoruz. Ya askerin gözbebeğimiz olduğu cunta dönemleri ya şeriatın kanlı tırnakları. AKP, demokrasiye bağlılığı konusunda samimi mi, değil mi? Şimdiye dek topluca samimiyetine güvendiğimiz hükümetler tarafından hükme bağlanmış olan bir samimiyet ölçüsü var, besbelli.
Türban yasağı konusunda ne söylerseniz söyleyin, bu yasağa karşı olmak sizi anında kadınların kaygılarını anlamayan, dincilere koltuk çıkarak tarihi bir ihanete yazılan liboş yapıyor.
Demokrasi ülküsünü, yakın zamanda Mardin'in, Chantal Mouffe'dan alıntıladığı gibi, 'demokrasi diye bir şey yoktur, demokrasi uğrunda çaba vermek vardır'ı asla anlayamayarak, sabit bir sınırlar manzumesi olarak görüyor statükocular. Yasakçılık, demokrasi adına savunuluyor.
Burada maruz kaldığımız en sinsi kirlenme sonucu, sadece kimi tavır ve duruşların analizinden yola çıkarak dünyaya bakıp hiçbir şeyi derinlemesine düşünemez hale gelmemiz.
Emre Kongar'ı mı Mehmet Barlas'ı mı tutuyorsunuz?
Koç'un sponsorluk dayatması olan 'iyimserlik'ten bu yıl İstanbul Bienali'ne şıpınişi bir çerçeve çıkaran küratör ve onun karşısında konumlanan, kalbindeki Mustafa Kemal'i incinmiş bilim insanları arasından bir tarafı tutmak zorundasınız.
Ama en kötüsü Kürtsever misiniz, Türksever misiniz?
..
Basınımızın PKK tarafından pusuya düşürülüp öldürülen 13 asker sonrası hamaset ve savaş gazeteciliğini iyice abartmış olması son derece kaygı verici. Manşet olan savaş çığlıkları bir süredir oyalanmakta olduğumuz hak ve özgürlük düşlerinden bir an evvel uyanmamız gerektiğini bildiriyor. Savaşın nedenlerini tartışmaya yer yok artık. Savaşı sorgulamaya. Mermi gürültüsünden sesinizi duyurmanız mümkün değil.
Kimi kesimlerde açık, çoğu kesimde de saklıda tutulan Kürt düşmanlığı en şık giysileriyle, ay yıldızıyla dökülüyor meydanlara. Şişli'de cep telefonundan Ahmet Kaya'nın Kürtçe bir şarkısını dinliyor diye, 17 yaşındaki fırın işçisini linçe kalkışanlar polis tarafından güçlükle yatıştırılıyor. Bu arada 'halkı galeyana getirmekten' çocuk tutuklanıyor.
Kimi demokrat yazarlarda görülen 'Hepimiz Mehmetçiğiz' sloganı da hayat algımızın paramparça edilip bize dayatılan 'taraf'lar konusunda pes etmenin bir göstergesi. "Hepimiz Ermeniyiz" sloganından alınanları, bakın biz Mehmetçiğiz de, diyerek yatıştırma çabası.
Oysa "Hepimiz Ermeniyiz" diye bağıranlar kendilerini, Ermeni oldukları için tehdit altında yaşatılanlara kalkan edip hedef olmaya hazır olduklarını ilan ediyorlardı. Yükselen ırkçı şiddete, biz kalabalığız, hepimizi öldüremezsiniz diye haykırıyorlardı. Birlikte yaşadıkları kardeşlerine sahip çıkıyorlardı.
Burada söz konusu olan ise, bir savaştır. Savaşa karşı olup barışın dilini konuşmak, bombaların gürültüsü altında güçtür elbet. Savaşın asla ve hiçbir koşulda çözüm olamayacağına inanan bir insansanız, nasıl ölen PKK'lılar için hepimiz PKK'lıyız, diye bağırmıyorsanız, Mehmetçikliğe de sahip çıkmamalısınız.
Genç insanların, sırtlarına Mehmetçik adı yüklenerek ölüme gönderilmesi karşısında acı çekiyorsanız, militarist adlandırmaların karşısında daha dikkatli davranmalısınız.
Yoksa, bir şehit cenazesinde konuşma yapan gözü dönmüş müftünün "Ermeni p.'lerine" küfredişini en azından anlaşılır kılarsınız. Ermeni-Kürt müsün? Türk müsün? Vatanı seviyor musun? Sevmiyor musun?
Biz, kimsenin Mehmetçik olmadığı, Mehmetçik olmaya zorlanmadığı, kimsenin gerilla olmadığı, olmaya zorlanmadığı bir hayatın özlemini çekenler Kürtlerin de Türklerin de mutlu olduğu bir dünyayı düşlüyoruz.
Savaş tacirlerinin, militarist hamaset dilinin gölgesi gözümüzü karartmamalı.
Hayattan taraf olmalı. Barıştan taraf olmalı.
George Steiner, Dil ve Sessizlik'te "Biz sonradan gelenleriz. Artık bir insanın akşam Goethe'yi veya Rilke'yi okuyabileceğini, Bach'tan veya Schubert'ten pasajlar çalabileceğini ve ertesi sabah kendini, Auschwitz'deki gündelik çalışmasına verebileceğini biliyoruz" diyor.
Biz de neler gördük. İyi aile babası işkenceciler, zulmün hak olduğundan kuşku duymayan büyük adamlar. Halkı sindirmek için yalancı bombalamalar attırdığıyla övünen asker emeklileri...
Artık olmamış gibi, bilmiyormuşuz gibi, hiç işitmemişiz gibi davranma imkânımız kalmadı. Bütün bu bildiklerimizle beraber yaşayacağız. Birlikte yaşamayı; unutmadan, onararak yaşamayı öğreneceğiz.