Tedirginliklerin arasından geçen örme süveter

İstanbul denen bol kepçe doldurulmuş çorbanın içinde bir kış yaşamak...
Haber: IŞIL ÇOBANLI / Arşivi

İstanbul denen bol kepçe doldurulmuş çorbanın içinde bir kış yaşamak...
"Balkanlar'dan gelen yeni bir soğuk hava dalgası ile İstanbullular
yağmura ve soğuğa hazırlanıyor.." Bu demek oluyor ki kazaklar, saklandıkları hurçlardan çıkacak, kestaneciler otobüs duraklarının önüne -artık Metro önü de iyi bir mekân!- tezgâhlarını açmaya başlayacaklar, çocuklar, okullarına giderken ıslanmaya, üşütmeye başlayacak, evlerde çorbalar sıcak sıcak kaynayacak. Türkiye denen garip ülkede ne türlü ekonomik ve sosyal zorluk yaşansa da her evde bir çorba pişer mi sizce de? Ama çorbaların pişirilmesini biraz erteleyen bir durum söz konusu da olabiliyor şu günlerde. Sabah ceketlerle atkılarla korunaklı bir şekilde sokağa çıkıyorsunuz ama akşama kalmadan güneş çıkıp ısıtıveriyor ciğerlerinize kadar sizi. Ya da tam tersi, bu sefer de ertesi gün daha ince giyinip çıkıyorsunuz, akşamüstü hava geriliyor on derece sıcaklığa. Böyle havalarda ne olursa olsun, Beyoğlu'nda bir yürüyüş yapmak hiç de fena olmuyor. İstiklal Caddesi'nde yürüdüğünüzde İstanbul'un o meşhur sıfatı vardır ya, ilginç bir edayla söylenen "çok kozmopolit şehir canım.." diye, o kelimenin anlamını gözlerinizle görebiliyorsunuz.
İşte şehrin o, her ucundan, her tür kıyafet, saç, maddi ve manevi durum ile gelen insanlardan birine takıldı gözümüz geçenlerde arkadaşımla yürürken... Hatta bir insancığa. Babasının eline yapışmış, belki de o kalabalıktan, iri amcalardan, kadınlardan, cinsel kimliği genel yüzdeye göre değişik olanlardan, kapkaççılardan, televizyonlarda duyup da garipsediği herkesten ürkmüştü. Hani anne babasının elini tutmuş, ama sürüklenerek yürütülen çocuklar vardır ya, o da onlardandı. Babası hızla ileri doğru yürüyor, o ise vücudu geriliyerek kafası sağa sola dönerek şaşkın bakışlarla savruluyordu. Bu çocuk ve baba birlikteliği şehrin her yerinde ve sokakta rastlayabileceğimiz belki de sıradan bir şeydi ama asıl dikkatimizi çeken ve gözlerimizi dolduran, üzerindeki bir yün yumağından yapılmış süveteriydi! Belli ki annesi ya da anneannesi, halası, teyzesi vs. örmüştü... İşte o sabah soğuk olan ve öğleden sonra açan hava var ya, tam da sırasıydı bu mevsimde süveterini giymenin. Belki de okuldan sonra akşamüstü eve gidip üstünü değiştirip, o "müthiş" Beyoğlu'na gezmeye gelmişti babasıyla. Belki babası işsizdi. Annesi, onlar evden çıkarken tembihleyerek, "Şu süveteri de yanınıza alın, havanın ne olacağı belli olmaz!.." demişti. Belki, Halkalı'da, belki Avcılar'da, belki Fındıkzade'de, belki Küçüksu'da oturuyorlar. Ee, uzak tabii bu eğlence merkezi evlerine. Bizimki heyecanlı, nelerle karşılaşacağını düşünüyor. Ama, ben o kazağın onu soğuk havadan korumaktan çok, şehrin ve ülkenin yansıması olan bazı kötülüklerden koruduğunu düşünüyorum. Sizin de yok muydu küçükken, giydiğinizde kendinizi dünyanın en huzurlu insanı hissettiğiniz örme işi kazaklarınız, yün fanilalarınız? Anneanneniz örmüştür büyük olasılıkla. Bugün bile süveter giydiğimde gün boyunca kendimi güvende hissederim, sinemi korur çünkü, sarar yüreğimi koruyan kaburgalarımı. İşte o çocuk da öyle yürüyordu kalabalığın içinde, bir masumiyet savaşçısı gibi. Herkesin ciddi bir amaçla ya da sonsuz bir amaçsızlıkla yürüdüğü, kendini o kalabalığa attığı, bir yerden bir yere sürekli koşturarak yetişmeye çalıştığı, ağladığı, bağırdığı, bir şeylerden vazgeçtiği, ümidini kaybettiği, âşık olduğu, eylem yaptığı, dövüldüğü, haksızlığa uğradığı, yatıştırıldığı, cüzdanını çaldırdığı, tanıdık birilerine rastlayıp sarıldığı, bazen yaşadığı bu tanıdık şeylerden dolayı sıkılıp gitmek istemediği "o" İstiklal Caddesi'nde tüm bunların arasından geçen bir masumiyet savaşçısı. Onu görürseniz, şehri ve ülkesi gibi dengesiz ama beklenmedik sürprizlerle dolu olan bu havada, süveterine ve yüzüne bir bakın. Tanıdık bir şeyler göreceğinizden eminim...
IŞIL ÇOBANLI: Marmara Üni., öğrenci