Tehlikeli sınırlar

Tehlikeli sınırlar
Tehlikeli sınırlar
Skandallara çok alışkınız buralarda. Çok incelikli bir devlet politikasıdır; şaşma duyguna kastederler. O kadar çok, o kadar çeşitli şiddet ve zulümle kuşatılırsın ki, acında uyuşursun
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Tezer Özlü, hiç eskimeyen, her dem taze anlatısında söyle der: “Yaşam, şimdi ancak kavranılması ve anlaşılması gereken; oysa yaşanması gerçeğine inilmesi ilerideki yıllara atılan bir yabancı öge gibi önümüze getirilmiş. Coğrafya derslerine getirilen yerküre gibi. Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiye, bizler hep hazırlanıyoruz. Neye?”
Hayatın gıyabımızda aktığı hissi bir tek gençlik zamanı sınıflarına mahsus değil elbet. Yalan ve riya ile kuşatıldıkça kendi gerçekliğine yabancılaşıyor insan. Görünmez sınırlara tosladıkça canımız yanıyor her seferinde.
Bu görünmezlik, üzerimize boca edilen bilgi ve görüntü bolluğundaki hakikat fukaralığı şeklinde de tecelli ediyor. Bir şeyin aslını öğrenmek halen özel çaba gerektirirken ortalık tarafgir ya da ayrımcı yayınlardan geçilmiyor. Resmi rakamlarla 301 işçinin hayatına mal olan Soma maden ocağı katliamından hareketle göstermek gerekirse, Yeni Şafak’ta çıkan ve Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ı anlatan şu satırlara bakmak yeterli: “Bazılarının ‘istifa etmeli’ şeklindeki eleştirilerine, ‘İşçi kardeşimin yanında koltuğumun değeri yok’ diyerek cevap verdi. Kızılay çadırında bir öğün yemek yiyebilen Yıldız, açık çay ve simit ile ayakta kaldı. Madencilerin kullandıkları banyoya girip duş ihtiyacını orada gideren Bakan Yıldız, geceleri sandalye üzerinde ancak yarımşar saat uyuyabildi. Enerji Bakanı hakkında sosyal medyada ‘Adamlığın Zirvesi Taner Yıldız’ başlığıyla övgüler yer aldı.” (http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/metanetin-yildizi-18.05.2014-648214)

Sayrıklık

Üretim hızına dayalı kâr uğruna denetimden, güvenlik önleminden taviz verilen ve siyasetin de alenen buna göz yumduğu bir düzende, yaşanan acı ve öfkenin ortasında bir Bakan güzellemesine gidebilmek, sayrılık gibi tınlasa da, pekala bulunabiliyor işte bu memlekette.
Ya da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan yumruk yediği haberiyle gündeme gelene vatandaş Taner Kurucan örneğinde olduğu üzere, ağır baskıdan dolayı yalın bir gerçek en dolambaçlı hallere evriliyor. Şöyle ki, Kurucan önce “Sayın Başbakan, oradaki kalabalığa ve öfkesine hakim olamayıp maalesef istem dışı bir hareket yaparak bir tokat vurdu. O tokatın kendisinden geldiğine üzülmüyorum ama korumaları çok sert bir şekilde bana girdiler” derken bir sonraki görüşmede “Marketin girişinde sayın Başbakanımızın aslında beni korumalardan korumak için uzandığını fark etmedim. O esnada ben oradan bir tokat atıldığını zannettim ki o tokadı atan Başbakanımız değil, korumasıymış” demek durumunda kalıyor. Derken son karede şu demeçle çıkıyor karşımıza: “Başbakan bana tokat attı. Korumalar dövdü. Ailemi korumak adına, onların başlarına bir şey gelmemesi için farklı konuştum. Herkes şunu bilsin ki ben sıradan, mazlum bir vatandaşım.”
Halkın infiali sonrası markete sığınmak zorunda kalan Başbakan ve korumaların yapabileceklerini tahmin etmek için Başbakan’ın ziyareti sırasında yere düşen bir vatandaşa uçan tekme atarken görüntülenen Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel’i anımsamak yeterli. Bahsi geçen tehlikeli görünmezlik sınırları için ise kendisine 7 günlük iş göremez raporu verildiğini ve tekme attığı sağ dizde kızarıklık ve yumuşak doku şişliği tanısı konulduğunu belirtelim, bitsin.
Rivayet o ki Türk Tabipleri Birliği (TTB), tekme atan müşavire rapor veren doktor hakkında soruşturma açıyor. TTB Genel Sekreteri Beyazıt İlhan’ın açıklaması görünmezliğin berraklığı açısından ibretlik: “Bir hekimin böyle asılsız bir rapor vermesini asla kabul etmeyiz ve üstünü örtmeyiz. Sonuçta bir doktor röntgen raporlarına göre, kişinin bedenindeki hasara göre rapor verir. Her şey açık seçik bir olayda böyle bir rapor düzenlendiyse kesinlikle bir skandaldır.”

Sınır değil cinayet mahalli

Skandallara çok alışkınız buralarda. Çok incelikli bir devlet politikasıdır; şaşma duyguna kastederler. O kadar çok, o kadar çeşitli şiddet ve zulümle kuşatılırsın ki, acında uyuşursun. Ve gerçek hep ve ısrarla örtülür.
Misal, Şırnak’ın Cizre ilçesinde Rojava’nın Derik kentinden Türkiye tarafına geçmeye çalışan Rojavalı bir ailenin üzerine açılan ateş sonucu 28 yaşındaki Saada Darwich, iki çocuğunun gözü önünde öldürüldüğünde, bağımsız haber ajanslarının sosyal medya paylaşımları dışında bu vahşeti bilmek mümkün olmadı. Keza, 15 gün önce dedesini ziyarete geldiği Rojava’nın Dirbesiye kentinden Kızıltepe-Şenyurt’a geçmeye çalışan 14 yaşındaki Ali Özdemir de yine askerlerin açtığı ateş sonucu ağır yaralanıp iki gözünü de kaybettiğinde çoğunluk olarak bihaberdik.
El Kaide ve El Nusra çetecilerin rahatça kol gezdiği Rojava sınırı, ne hikmetse konu sivillere geldiğinde adeta bir cinayet mahali. Rojava Kürtlerinin özerk yönetim adına kurduğu kantonlar, Türkiye’yi fena halde rahatsız ediyor. Dahası Türkiye, bu takıntısında yalnız da değil. PKK ile Mesud Barzani’nin başkanı olduğu KDP de bu konuda çatışmanın eşiğinde. Irak Kürdistanı’ndan Rojava’ya açılan sınır kapısının kapatılması ile başlayan ve sınıra hendek kazılması ile doruğa tırmanan KDP ile PKK ve PYD arasındaki gerilim sonrası, Rojava’da KDP’ye yakın parti yöneticileri ve üyelerinin gözaltına alınması ve bazılarının tutuklanmasına misilleme amacıyla Erbil, Dohuk ve Zaho’da PKK ve bağlı parti ve kurumlara operasyonlar yapıldı. Gerilim had safhada.
Halihazırda kapalı olan ve adeta görünmez kılınmış Ermenistan sınırı da Rojava üzerinden varlığı sivillerin kanına mal olan Kürdistan sınırı da bir topografya devamlılığı arz ediyor aslında. Sınırın öte yakası ile burası arasında hısım akrabalık ve halklar arası tarihsel birlik var.
Belki de en tehlikelisi budur. Yani ayıramayan sınır. O yüzden hep kan akıtılır ya hakikatin üzerine. Fark etmez ama, hakikat yine de kan kırmızı bakar gözümüzün içine. Ta ki görmezden gelmek mümkün olmayana kadar.