Tek kusurlu: Türkiye

Tek kusurlu: Türkiye
Tek kusurlu: Türkiye

Azeri miletvekili Genire Paşayeva.

Protokollerin imzası sırasında alkışlayan AB, ABD, Rusya, İsviçre yetkilileri ve Ermeni seçmenlerini dışlama pahasına "Metz Yeğern" diyen Obama ne düşünüyordur acaba?
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi

Üç şey söyleyerek başlayayım: 1) Davutoğlu’nun Türk dış politikasını çeşitlendirme girişimleri ve “Komşularla sıfır sorun” ilkesi A’dan Z’ye doğrudur. 2) Bu ilke Ermenistan konusunda bizzat Erdoğan tarafından perperişan edildi. 3) Yakında, Rum gemileri konusundaki inat yüzünden Kıbrıs üzerinden AB konusunda da aynı perişanlık tekrarlanabilir. Bir dördüncü: “Ben kendi devletime kusur bulmam” demek vatana ihanettir. 

Gelişmeleri hatırlayalım
Çok ciddi bir konu olan Ermenistan’la sorunların halli, Gül’ün Erivan’a maça gitmesiyle başladı (06.09.08). İsviçre’de ikili mutabakatın sağlandığı haberi fazla gecikmedi (22.04.09). Bundan iki gün sonrası ünlü 24 Nisan idi. Bu mutabakat haberinin yetiş(tiril)mesi sayesindedir ki, 1915 olaylarına “soykırım” diyeceğini önceden ilan etmiş bulunan Obama, soykırım demedi. Bizim “Özür Diliyorum” kampanyasında (15.12.08) kullandığımız “Büyük Felaket” teriminin Ermenicesi olan Metz Yeğern’i kullandı.
Gerisi hızla geldi. Ermenistan’la iki protokol AB, ABD, Rusya ve İsviçre’nin alkışlarıyla imzalandı(10.10.09). Birincisiyle diplomatik ilişki kuruluyor, ikincisiyle de ortak sınırın açılması ve ilişkilerin geliştirilmesi kararlaştırılıyordu. Ekte de, ortak komisyonların hangi tarihte kurulacağına ilişkin bir tablo vardı. Belgeler, parlamentoların onayıyla yürürlüğe girecekti.
Hemen aşağıda geleceğim ve sebebini söyleyeceğim, bundan sonra işler karıştı. Buna rağmen Sarkisyan ve Nalbantyan, maçın Bursa’daki rövanşına geldiler (14.10.09). 

Azerbaycan’ın gazabı
O sırada Ermenistan’la görüşme halinde bulunan Aliyev, Karabağ’ın hukuki statüsünün ertelenebileceğini, hatta Karabağ ile Ermenistan’ın Laçin koridoruyla bağlanmasına da itirazları olmadığını söylemekteydi (Milliyet, 20.04.09). Fakat protokol söylentileri çıkar çıkmaz birden celallendi. İki Türk camisini kapattıktan sonra (Hürriyet, 20.05.09), Türkiye’ye indirimli sattığı doğalgaza zam ilan etti (Taraf, 26.04.09). Sonradan, Azerbaycan’a 1,5 yıl geriye dönük olarak ödeme yapılacağı ve bu farkın 1,3 milyar doları bulacağı açıklanacaktır (Milliyet, 28.10.09).
Arkasından 15 Azeri parlamenter, Bursa’daki maça çıkartma yaptı. Başbakan Erdoğan’ın “Türkiye’de çok derin bağlantıları var. Tabii, bu fitne unsurlarını izliyoruz. Yanlış haberlerle ortalığı karıştırıyorlar” demesine yol açan genç kadın milletvekili Genire Paşayeva da aralarındaydı (Radikal, 13.10.09). FİFA kararı üzerine stada sadece Türkiye ve Ermenistan bayrakları sokulunca, Azeri bayrağına saygısızlık yapıldığı gerekçesiyle Ankara’ya protesto notası geldi. Ardından, doğalgazın Avrupa’ya taşınmasında Türkiye’yi baypas yapacak bir güzergâh arandığı açıklandı (Milliyet, 17.10.09). Ardından, (Rus-Taşnak kuvvetlerini 15 Eylül 1918 tarihinde yenilgiye uğratarak Bakü’yü kurtaran Nuri Paşa kuvvetlerine mensup 1130 Osmanlı askerinin yattığı) Türk Şehitliğindeki Türk bayrakları direkleriyle birlikte söküldü, çukurları kapatıldı (Milliyet, 18.10.09).
Bunlar aslında çok şaşırtıcı değil. Azerbaycan kendi çıkarını güden bir ülke. Temsilcileri, 29.04.2004’te Avrupa Konseyinde KKTC temsilcisi için oylama yapılacakken, “Kokteylimiz var” deyip salondan çıkmışlardı (Akşam, 05.05.04). Çünkü KKTC temsilcisinin kabulü, ileride D. Karabağ temsilcisinin de kabulü için emsal oluşturabilirdi.

Cesareti kimden buldu?
Kimden bulacak, Türkiye’den. Geri saralım, Türkiye’nin kullandığı doğalgazın sadece yaklaşık yüzde 15’ini satan bir Azerbaycan’ın Türkiye’ye mesela bu gaz şantajını nasıl yapabildiğine siz karar verin: Daha 22 Nisan’da sadece protokollerin mutabakatı duyulmuşken, Erdoğan Bakü’de parlamentoda konuşuyor ve protokollerde tek kelimesi bile geçmeyen bir önkoşul açıklıyor: “Karabağ işgal edildiği için Türkiye kapıları kapatmıştır. İşgal kalkmadan da açması mümkün değildir. Bunu TC’nin başbakanı söylüyor” (Milliyet, 14.05.09). (Bonus olarak da, doğalgaz zammını övmesi var: “Tabii ki ben [bugünkü fiyatın] adil olduğunu savunamam. Biraz sonra inşallah daha adil bir rakama ulaştıracağız”.)
Doğrusu, Erdoğan’ın bu inanılmaz sözleri Azerbaycan’a cesaret olduğu kadar, kendisi açısından da büyük cesaret: 1) Bunları, Kıbrıs adasında 35 yıldır 30 bin asker bulunduran ülkenin başbakanı olarak söylüyor. 2) Doğruyu da söylemiyor. Türkiye, sınırı Karabağ’ın işgalinden 11 ay sonra kapattı. Hesap açık. Karabağ’ın Azerbaycan’dan bağımsızlık ilanı 02 Eylül 1991. Hocalı katliamı ve Şuşa’nın düşüşü üzerine Ermenilerin burayı ele geçirmesi Mayıs 1992. Bu sırada Türkiye, Ermenistan’a buğday ve elektrik dahil her türlü yardımı yollamakta. Türkiye’nin ortak sınırı kapatması 3 Nisan 93’te: Karabağ’ın işgali falan değil, Karabağ çevresindeki yedi Azeri reyonunun (özelikle de Kelbecer’in) Karabağlı Ermeniler tarafından işgali üzerine (C. Çandar, Radikal, 15.05.09).
Erdoğan’ın gitmesi yetmiyor. Bir de Davutoğlu gidiyor, güvence veriyor: “Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü bizim için esastır. Türkiye, tarihte olduğu gibi gelecekte de Azerbaycan’ın yanındadır. Özellikle Ermenistan’a mesajımız çok açık ve nettir. Bölgenin artık işgallerden, gerilimlerden, tansiyonlardan arındırılması lazım” (Radikal, 27.05.09). O da yetmiyor, TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Murat Mercan “Karabağ çözülmeden protokoller TBMM’de onaylanmaz” diyor (Radikal, 13.10.09). (Aynı Mercan, Ocak 2010’da İsrail diplomatlarını kapısında 6 dk. bekleten kişi). Şimdi söyleyin: Kabahat şımaranda mı şımartanda mı? 

Dışişlerinin “katkı”sı
TC Dışişleri Bakanlığı, 18 Ocak 2010’da bir açıklama yayınlıyor: “Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nin protokollerle ilgili gerekçeli kararı protokollerin müzakere gerekçesini ve temel amacını sakatlamıştır” diyor. Mahkeme protokollerde anayasaya aykırılık bulmamış, parlamentoya sevk edebilirsiniz demiş. Ama izleyen günlerde yayınladığı gerekçeli kararında demiş ki: “Protokol hükümleri Ermeni soykırımının gerçekliğini tartışmaya açacak şekilde uygulanamaz”.
Tamamen Ermenistan iç politikasıyla ilgili, dış politika ve uluslararası hukukla tamamen ilgisiz bir hüküm. Eh, anlaşılan, kendisinden sorulmayan ilgisiz konulara girmek sadece bizim Yargıtay’a mahsus değil (4. Ceza Dairesi, Haziran 2007’deki bir kararda, bir Bulgar papazının Patrik Vartholomeos’a açtığı ceza davasını reddetmiş, ama bu arada hızını alamayarak Ortodoks ilahiyatına dalmış ve Fener’in ekümenik olmadığına hükmetmişti!)
Dışişleri, bu ülkenin en soğukkanlı, rasyonel, güvenilir bakanlığı. Nitekim onun koşulu “Karabağ’da işgalin kalkması” falan değil, daima “sorunda bir gelişme olması” oldu. Bundan kasıt da, Ermenilerin Karabağ dışında işgal ettiği bölgelerden çekilmeye başlaması idi. Böyle, “Hah! Galiba suçu Ermenistan’a yıkma fırsatını yakaladım!” diye bas bas bağıran bu açıklamayı keşke siyasi makamlara pas edebilseydi Dışişleri. Çünkü, Radikal’de Erdal Güven’in dediği gibi (21.01.10), dezenformasyonun bu kadar parlağı az görülür; söyleyene de zarar. Böyle bir açıklama ancak Türkiye’yi aldatmaya yarar. İmza sırasında arkada alkışlayan AB, ABD, Rusya ve İsviçre yetkilileri ve özellikle de 24 Nisan’da Ermeni seçmenlerini dışlama pahasına “soykırım” yerine “Metz Yeğern” kullanan Obama, kendilerinin aptal yerine konduğunu düşünmüyorlarsa, çok şaşarım.
Türkiye bütün bunlardan yakında çok pişman olmazsa, ona daha çok şaşarım.