Tekel çadırı en iyi sığınaktır!

Tekel çadırı en iyi sığınaktır!
Tekel çadırı en iyi sığınaktır!

Darbecilerle mücadele eden bir hükümet, Tekel çadırlarını yıkmayı düşünmez, o çadırlara sığınırsa kurtulacağını bilir. Fotoğraf: Fatih Kılıç

"Yeni ve demokratik bir yapı isteyenler"in siyasi sözcüsünün AKP olduğuna inananlar, bu partinin iktidarda sekizinci yılına girdiğini unutuyorlar. Tekel işçilerine saldıran bir hükümet, darbecilerle mücadele ettiğine kimseyi inandıramaz
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

28 Şubat postmodern darbesinin “kilit adamı” dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir, 1997’de askeri birliklere gönderdiği bir raporda, “Türkiye şimdiye kadarki en büyük irticai tehdit ile karşı karşıya bulunmaktadır” dedikten sonra, şöyle bir öngörüde bulunuyordu: “Bu şartlar ve ortamda süratle değişiklik sağlanamadığı takdirde 2000 yılında meşru yoldan iktidarı ele geçirecekleri ve yanlarına aldıkları halk desteğiyle de cumhuriyetin temel niteliklerinde istedikleri şekilde değişiklik yapacakları, eğer bugünden ciddi ve köklü tedbirler alınamaz ise önümüzdeki birkaç yıl içinde mücadele etme ve önlem alma imkanının bile kalmayacağı değerlendirilmektedir.”
28 Şubat’ın kurmayları imam hatip okullarını, Kuran kurslarına devam eden çocukları hesaplayıp belli bir zaman sonra Refah Partisi’nin yüzde 66 ile iktidar olabileceğini öngörmüşlerdi. RP’yi kapattılar, Erbakan ve arkadaşlarına siyaseti yasakladılar ama böylece 2002’de AKP’nin iktidar olması için uygun şartları yaratmış oldular. AKP’nin oy oranı yüzde 34’tü ama yüzde 10 barajı dolayısıyla seçim yasasının adil bir temsile izin vermeyen çarpıklığı sonucunda Meclis’teki sandalye oranı yaklaşık yüzde 66 idi. Doğrusu 28 Şubat’ın kurmayları esaslı bir öngörüde bulunmuşlar, 2000’lerde ne olabileceğini görmüşler ama güya bunu engellemek için giriştikleri mücadeleyi kaybetmişlerdi. AKP liderlerinden Bülent Arınç bu süreçte olan bitenler üzerine, “İyi ki bu generallerle savaşa girmemişiz” diyecekti.

Dolmabahçe mutabakatı
Ortaya dökülen belge ve bilgilerden anlaşılıyor ki, yine bazı generaller gayet pervasız bir şekilde AKP iktidara geldiği andan itibaren, onu nasıl devireceklerinin planlarını yapmaya başlamışlar. Bu durumu biz, sade vatandaşlar çok sonra öğrendik ama hükümet mevkiini işgal edenler daha o zamanlar biliyordu ve zaten bunu söylediler de. Ergenekon davasıyla ilgili soruşturmanın çok daha önceleri değil de ancak 2007 Haziran ayında “bir ihbar mektubu” ile başladığı unutulmamalı. Bu, tesadüf değil. Çünkü bu soruşturmanın düğmesine 4 Mayıs 2007 tarihinde, “Dolmabahçe Mutabakatı” diye bilinen Tayyip Erdoğan ile Yaşar Büyükanıt arasındaki gizli görüşmede basıldığını tahmin etmek zor değil. İçeriği hâlâ açıklanmayan bu görüşmede hükümet ile ordu arasında sağlanan mutabakatın daha sonraki siyasi gelişmelere yön verdiği açık.
Örneğin, bu görüşmede Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül dışında birinin aday gösterilmesi için çalışacağına söz verdiği, karşılığında da Büyükanıt’ın ordu içindeki cunta örgütlenmelerinin, Ergenekon’un üzerine gidilmesine yol verdiği anlaşılıyor. Erdoğan, Gül konusunda sözünü tutmadı veya 22 Temmuz seçimlerinde yüzde 47 oy alınca tutamadı. Büyükanıt ise Ergenekon tutuklamalarının bazı “çürük elmalarla” ve emekli subaylarla sınırlı kalmayıp ordu ve kuvvet komutanlarına kadar geleceğini öngöremedi. (Hatta belki de 27 Nisan muhtırası nedeniyle kendisine kadar gelecek.) Büyükanıt’ın ardından gelen İlker Başbuğ kucağında bulduğu Dolmabahçe Mutabakatı’na esasen sadık kaldı ve hükümet ile ordu arasındaki anlaşmayı sürdürdü. Bazen hükümeti, bazen orduyu rahatsız eden ve az ya da çok tepki göstermesine yol açan kimi gelişmelere rağmen, ordu ile hükümet arasındaki mutabakat “Balyoz Operasyonu” ile çok sayıda generalin gözaltına alınmasına kadar bozulmuş değildi. 

AKP yedi yılda ne yaptı?
Bu operasyonun ardından orgeneral ve oramirallerin Ankara’ya çağrılarak özel bir toplantı yapıldığının duyurulması, bu mutabakatın devam edip etmediğini tartıştıracak bir gelişme. Bir tür “muhtıra” havası estiren bu toplantıda üç yıldır süren mutabakatın ele alındığı tahmin edilebilir. Ordu için tahammül sınırları aşılmışsa hükümet gereken manevrayı yapacaktır.
Bütün bu gelişmelere bakıp “Bugünkü keskin mücadele, eski ve ‘hukuk dışı’ bir yapıyla, yeni ve demokratik bir yapı kurulmasını isteyenler arasında sürüyor... Yeni bir cumhuriyet inşa ediliyor” diyerek solu “dar kafalı” olmakla, bu “muhteşem” demokrasi mücadelesini anlamamakla eleştirenlerin bir kez daha düşünmelerinde yarar var. “Yeni ve demokratik bir yapı isteyenler”in siyasi sözcüsünün AKP olduğuna inananlar, bu partinin iktidarda sekizinci yılına girdiğini unutuyorlar. Şimdiye kadar ordu ile mutabakat içinde yürüyen iktidar partisine solun mesafe koyması, eleştirel yaklaşımı, bu mutabakatın bir parçası olmayı reddeden tavrı neden yanlış olsun? Sol neden AKP’yi desteklesin?
Bu hükümet Kürt sorununda bir “açılım” yapacağını ilan edip sonra da DTP’nin kapatılmasının doğru olacağını ilan etmiş ve yüzlerce Kürt siyasetçisinin, çoluk çocuğun hapse atılmasını seyretmişse, hâlâ yüzde 10 barajını savunuyor ve bir yandan da şarkıcılar, türkücülerle “açılım” toplantıları yapıyorsa, özelleştirmeler sonucunda gasp edilen hakları için direnen Tekel işçilerine saldırmaya hazırlanıyorsa, Ergenekon davasının toplumsal mücadele alanına taşınmasına engel oluyor ve kapalı kapılar arkasında pazarlıklarla yürümeye devam ediyorsa, demokrasi mücadelesi açısından bu hükümete güvenmek, desteklemek nasıl mümkün olabilir? 

Tekel, turnusol kağıdıdır
Bugün siyaseten tarihinin en zayıf, en etkisiz dönemini yaşaşan sol/sosyalist hareket, her şeye rağmen biliyor ki, bir darbe olsa önce Ankara’daki Tekel işçilerinin direnişini ezmek için harekete geçer. Tanklar yola çıkarsa bir kısmı bakanlıklara yönelirken diğerleri de Tekel çadırlarına yönelir. Kendisine “ulusal sol” diyen ucubeler dışında sol/sosyalist hareket tabii ki darbenin, militarizmin, askeri vesayet sisteminin karşısındadır ve bunlara karşı atılan her gerçek adımın da sonuna kadar destekçisidir. Bunu AKP yaparsa onu da desteklemekte beis görmez. Nitekim 27 Nisan muhtırasına karşı çıkarken, “Kürt açılımı”nı desteklerken veya Ergenekon davasının çeşitli aşamalarında bunun örneklerini de verdi.
Darbecilerle gerçekten ciddi bir mücadeleye giren ve hatta “yeni ve demokratik bir yapı” kurmaya niyetlenen bir hükümet, bırakın diğerlerini, ama en azından direnen Tekel işçilerini karşısına almaz, alamaz. Çünkü bilir ki, o “eski ve hukuk dışı yapıyla” mücadele ederken bu işçilere ve onların etrafında kenetlenen toplumsal/siyasal güçlere ihtiyacı vardır. Onlar olmadan ne darbecilerle başa çıkabilir ne de yeni ve demokratik bir yapı inşa edebilir.
Tekel direnişi, hükümet için bir turnusol kağıdıdır. Tekel işçilerine saldıran bir hükümet, darbecilerle mücadele ettiğine kimseyi inandıramaz. Darbecilerle mücadele eden bir hükümet, Tekel çadırlarını yıkmayı düşünmez, o çadırlara sığınırsa kurtulacağını bilir. Direnen işçilerin çadırı en iyi sığınaktır... AKP hükümetinin bunu bilip bilmediğini bu haftasonu göreceğiz!